02 Ocak 2009
EZİLEN EDEBİYATI
Nasıl oldu da yitirdim tüm inancımı?
Hayır... Yaradana değil. Sana.
Üç yol sundun bana.
Dedin ki;
“Şöyle, şöyle ve herkes saygı
duyacak sana.
Veyahut da şöyle, şöyle şişman
olacaksın.
Yoksa böyle, böyle sevgi denizinde
boğulacaksın.”
Yalan olur dedim, korkarlar. Bu kadarı yeter dedim. Boğulmak istemiyorum dedim. Kızdın. Belki de kendine kızdın aslında, bilemem. İkna edemedin diye kendi zekandan şüphelendin, satın alamadın diye kendini fakir hissettin, kandıramadın diye nefret dolu olduğunu sandın. Hepsi yanlıştı aslında. Çok zekisin, zenginsin ve bir miktar sevgi sende bile var.
Belki vaat ettiğin saygı yetmedi bana. Senin suçun değil ki bu. “Konjonktürel” durumlar. Dünya, Türkiye falan... Belki önerdiğin para yetmedi. Eh şu anda yapacak pek bir şey yok. Zaten kriz falan, biliyorsun işte. Ya da sevginin dozunu mu ayarlayamadın, ne dersin?
Oysa o kadar sıradanım ki... ne versen imzalardım. Hırstan yana bir eksikliğim de yok üstelik. Üzerimde genetik düzeltmeler yapmana bile gerek yok itaat etmem için. Doğuştan itaatkarım. Boyun eğerim zevkle. Ama her ne yapıyorsan beceremiyorsun işte. Sonra da kızıyorsun.
Ne eksik biliyor musun? Ezilen edebiyatı eksik. İşte bunu beceremedin.
Yazsam yazsam kalp kırıklıklarından bahsederim ancak. O da zaten topu topu bir kere oldu. Yazdım bitti. Daha sağlam bir ezilen edebiyatı lazımdı oysa. Kalp kırma hikayesi bol bol var bende ama o kadar da ilginç değil. Kaç tane kalp kırdım şimdiye kadar biliyor musun? Çok... hakikaten çok. Haketmişlerdi ama. Onlar yazsalar bu hikayeleri köşeyi dönerlerdi. Peki nasıl kırdım o kalpleri, merak ediyor musun? Sanmam... sen de kalbi kırıklardansın ya, ilgini çekmez teknikler, taktikler. Alışmışsın kalbinin kırılmasına, zevk alıyorsun. Bu yüzden anlatmayacağım.
Dahası ne eksik biliyor musun? Hep geç kalıyorsun... Seneler geçiyor uyanman için. Uyandığında da iş işten geçmiş oluyor. Zamanında tavlaman lazımdı beni. Şimdi debeleniyorsun. Sonra da kalbin kırılıyor. Ve ben kötü oluyorum yine.
Efendilik kölelikten daha zor güzelim. Hem de karşılaştırma kabul etmeyecek kadar zor. Zaten hep bunun savaşı değil miydi aramızdaki? Kim efendi, kim köle? Efendiliği beceremeyenin kalbini kırarlar. Böyledir bu. Efendilik zordur. Al sana... bu pencereden bakınca ezilen edebiyatının ne kadar da güçlü, önemli olduğu açığa çıkıyor.
Demek neymiş? Doğru zamanda ezilen edebiyatını iyi yönetmek gerekiyormuş. Bak bakalım şu anda dünya üzerinde kaç tane ezilen edebiyatı modeli var? Üç değil mi? Ya güçten, ya fakirlikten ya da sevgiden dem vuracaksın. Güç diyorsan vatanla, milletle, küreyle kurguluyorlar bu aralar. Fakirlik haliyle adamı sosyal adaletsizlikten konuşturuyor . Sevgiden bahsedenlerse dinden, aşktan bahsediyorlar. Başka ezilen edebiyatı var mı? Hepsinin de efendileri var ve bolca köleleri...
Peki sanat ve bilim nerede duruyor? Hepsinde... Oysa ne sanatın ne de bilimin ezilen edebiyatı ile bir işi yok aslında. Sanat dediğin şey kafa tutmak için değil mi, içe doğanı kullanarak? Bilim kafa tutmak değil mi, mantığı kullanarak?
Nasıl oldu da yitirdim tüm inancımı? Hayır... Yaradana değil. Sana.
İkna edemedin diye çöpe atmaya kalktın beni. Oysa ne kadar da itaatkarım doğru söze. Efendime. Ne inançtan ne de dünyevi hırslardan yana bir sıkıntım var. 500.000 dolarlık amfilerden dinlemek isteyebilirim müziğimi. Dünya turnesine çıkmak isteyebilirim, özellikle Karakas'ta kızlar atlasın üstüme. “Fab One” olmak isteyebilirim. Evet becerebilirim bunları. Bunlar değil mi sahip olmam gereken hırslar? Bunlar değil mi içime bir türlü yerleştiremeyi beceremediğin böcekler? Tarihimde de şöyle yakışıklı bir ezilme hikayesi de yok ki bütün dünyaya bağırayım. Star Wars çekeyim üstüne. Üstelik kadın da değilim. Erkek olarak zaten doğuştan ezen sınıfındayım. Yetim hikayesi de yok. Mağarada da doğmadım. Ezilen cins bunalımında da değilim. Ne kalıyor geriye?
Belki de acı çekmemişliğin bedelini
ödetiyorlar bana. Kalpsizliğimin... kalp kırıcılığımın. O
kadar büyük ki hikayeleri, “evet...” diyorum,
“vicdansızım ben”. Belki de insan bile değilim. Günah
çıkarmalıyım, yalvarmalıyım. Sırtımı kırbaçlamalıyım.
Acıyı paylaşmalıyım. Çünkü hayat budur aslında. Acı
çekmektir. Ben o acıları paylaşmaya çalışırken birilerinin
cebini doldurmaktır. Sırf sevilmeyeceğim, yalnız bırakılacağım
korkusuyla da değil. Bilerek, isteyerek... alışkanlıktan,
gelenekten.
Öyle bir ikilemde, öyle bir çıkmazdayım ki sanırsın varoluşun özü acının etrafında pervane olmak. O acıyı bastırmak için de televizyon satıyorlar, morfin satıyorlar, masallar anlatıyorlar. Başka türlü tahammül edemeyeceğimi biliyorlar. Sıfatları var pervasızca savurdukları. Hepsi beni kalbimden vuruyor. Kalbim kırılıyor.
Nereye baksam acı verici hikayeler. Nereye baksam bu acı verici hikayelerden geçinenler. Ama o kadar acı verici hikayeler ki onları sömürenlere tek laf etmeye takatim kalmıyor. Öyle acı verici hikayeler ki doğruluğunu bile sınamaya yüreğim varmıyor. Bir şey diyeyim diyorum, utanıyorum. Vicdansız mıyım, kalpsiz miyim? İnsan mıyım? Ama oradalar işte... her nev'i boy ve modeldeki uyuşturucularıyla sırıtıyorlar. Tuzağın farkındayım ve bundan kurtulmanın tek yolunun kendi ezilen edebiyatımı yazmaktan geçtiğini görüyorum.
Hala nerak etmiyor musun ben nasıl
kalp kırarım diye?
Anladın mı bana veremediğin ezilen
edebiyatını?
Üstelik yine geç kalıyorsun... çünkü
bizzat şu an yazıyorum o edebiyatı.
İzin veriyorum ezilmeye. Mümkünse ağlamadan şimdilik. Vakti gelecek ağlamaların. Yakarmaların. Öyle ağlayan şarkılar olacak ki o da çaresiz kalacak benim gibi. Göz göre göre sömüreceğim onu. Çıtı çıkamayacak. Kendinden şüphe edecek. “İnsan mıyım?” diye soracak kendine. Öyle bir ezilen edebiyatı sunacağım ki ona, dünyaları ayaklarıma sermeyi vaat edecek. Yaşlı gözlerle reddedeceğim. “Sen benim neler çektiğimi biliyor musun?” diyeceğim. O kadar acıyacak ki bileklerini kesmek isteyecek. Bilecek nasıl bir kumpas olduğunu, zira ondan öğrendim bunu. Ama ne kadar çaresiz, ne kadar zayıf hissedeceğini bilmiyor daha. “Yalan söylüyor!” diye çığlık çığlığa verecek her ne istiyorsam. Ama yalan mı, doğru mu bilemeyecek. Soracaksın kendine; “Ben insan mıyım?” diye. Aynen benim şu an sorduğum gibi. Yazıyorum o edebiyatı. Olur a vaktim yetmez, birileri kullanacak bunu.
O, ezilen edebiyatıyla bana inkar edemediğim bir suçluluk yaşatıp iplerimi eline geçirdi. Hiç aklıma gelmeyecek vahşetlere şahitlik yaptırıp sadece “insan” olduğum için beni kontrol ediyor. Güzelliklere şahit edip kontrol etmek bunun yanında ne kadar da zayıf, ne kadar naif kalıyor. Ah şu ölüm korkusu yok mu? Var mı ölüm korkusundan daha büyüğü? Var mı suçluluk duygusuna daha yakışanı? Var mı vicdan azabının daha büyük sorumlusu? Olmalı.
O kadar çok izin vermeliyim ki ezilmeye vakti geldiğinde bir orgazm gibi patlamalı.