07 Şubat 2009

NEDEN HAYAT?

Koy “Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi”ni bir kenara. Bir tuhaflık var orada. En temel başlangıç noktası net değil ki herhalde onun da derdi o değildi zaten. Seks nasıl olur da güvenlikten daha önemli olur hiç anlayamadım mesela. Belki de çerçeveyi o kadar hali hazırda içinde yaşadığı perspektife oturtmuş ki, sanırsın insanlık hep öyle yaşadı ve öyle yaşayacak. Bana göre seks mavidir. Önem sırasında pek de öyle üst sıralarda değildir.

Kendi şablonum onun gibi dört basamaklı bir piramit değil. Üstelik bende piramit falan da yok. Ama olasıdır ki matematiksel bir çan eğrisine inanıyorum sonucu çıkabilir. O da ancak nicelik ve zeka düzeyinin mücadelesini tanımlar, o kadar. Benimkisi üç kavramın (kırmızı, yeşil ve mavi) matematiksel bir formülü. Formül kayıp, o ayrı. Zaten formül verme cüretine sahip olsaydım kendime “müzisyen” değil başka bir şey demem gerekirdi. O zaman bu yazı da bir meczubun sayıklamalarından ziyade, kendine takipçi arayan bir figürün manifestosu olurdu. Allah biliyor da beni şaşkın bırakıyor.

Çok kabul edilmiş gibi görünen şu sevgi/korku zıtlığına bakalım. Ölüm korkusundan daha güçlü ne var? Koy bilincini bir kenara. Vücudun istemez, reddeder, elinden gelen ne varsa yapar ölmemek için. Zaten yaşamayı bile sana sorarak yapmaz. Ne kalbinin atışını, ne de nefes alışını sana sormaz. Hep söylerim; en dürüst intihar nefesini tutarak olur. Yap bakalım yapabiliyorsan. Diğer taraftan bilimsel ispat var. Herşey ama herşey optimuma (bizim kavramlarımızla çürümeye) mahkum. Ateş sönmekte, buzlar erimekte ve sonuçta da orta noktada buluşmakta kader birliği içinde bütün evren. Ölüm korkusu dediğin de bu olsa gerek. Sıradanlaşma, orta yolda olma... yani hayatı kaybetme. Doğal olarak da yaşıyor olmanın bizzat kendisi “sevgi” olmalı o zaman.

Ne kadar az kelimemiz var. “Sevgi” dedim ya hemen bir şablona oturtulmak için gerekli malzemeyi verdim. Buscaglia'dan tut da Mevlana'ya, oradan çekiştirip “Yeni Çağ” akımlarına, herhangi bir yere... Eldeki malzeme aynı ya, gerisi sosyal kurumlaşmalar sayesinde marka budalılığı. Eldeki potansiyel markalardan birini benimseyip o çerçevede kalsam hayatım ne kadar kolaylaşır farkındayım aslında. Bir hafta bile sürmez ticari meta olmam, iş teklifleri almam. Yeter ki markayı bilsin insanlar. Doğrusu ya bunun ne markası olduğunun (bizzat o markayı yönetenlerden biri değilseniz) önemi de yoktur. İşte burada bir piramitten bahsedebiliriz artık. Kimbilir belki de Maslow'un piramidinden. Kültürel olarak “örgütlenmenin” ne demek olduğunu 3000 yaşını devirmiş bir geleneğin bireyi olarak en iyi bilen insanlardan biri olduğu aşikar zaten.

Bir kere şunu belirtmek zorundayız. Çoğu insan piramit “seçer” veya en azından “seçme hakkına” sahiptir. Ancak belirli insanlar vardır ki o “piramidin” içine doğarlar. Bunlar o piramidin tepelerinde bulunan insanlardır ki tüm hayatları boyunca bu piramidin içinde yaşadıklarından dolayı başka türlü düşünme yetisine sahip değillerdir. Sadece “uyum” içinde yaşarlar ve dışarıdan bakan birisi “bu zeka düzeyindeki bir zatın” nasıl olup da öyle noktalarda bulunduğunu merak eder. Oysa piramitlerin içine doğanlar için “zeka” önemli bir özellik değildir. Gerekli olabilecek entellektüel silahlar eğitim sırasında ezberletilmiştir onlara. Bu ezberlenmiş kavramlarla da mücadele etmek kolay değildir. Çünkü bu mücadele, bizzat o piramidin en temel argümanları ile mücadele etmektir. Karşınızdaki kişi “Allah birdir” diyorsa artık tartışmanız o kişiyle değildir. Aynı şekilde “Tanrı üçtür” diyorsa, “sınıfların mücadelesi” diyorsa veya artık şu an en revaçta olan piramitler her neyseler bunların temel argümanını öne sürüyorlarsa yapabileceğiniz hemen hemen hiçbir şey yoktur. Bir tek şey haricinde; Sırtınızı başka bir piramide dayamak.

Kendimize bir piramit seçmekten nasıl faydalar sağlayabiliriz?

Hemen şunu belirtelim ki piramit seçmek, marka sahibi olmak tamamen kişisel çıkarlar, ikbal, tatmin ve kırmızı/yeşil/mavi'nin getirebileceği tehlikelerden korunma ve yine kırmızı/yeşil/mavi'nin sağlayabileceği yararlardan faydalanma amacıyla yapılır. (Dikkat; şimdi çan eğrisi geliyor.) Piramitlerin savaşında sadece iki grup tehlikededir. Piramidin en tepeleri ve en altları. Orta katmanları çoğunlukla şartlar değiştiğinde gayet rahat bir şekilde başka bir piramide geçebilirler. Zirvedekiler ağırlıklı olarak o piramidin içine doğmuş ve hayatın başka türlü algılama yeteneğinden yoksun oldukları için mecburen mücadelenin tüm zararlarını sonuna kadar çekmek zorundadırlar. Ancak şunu da belirtmekte fayda var; bu piramitler şu an içinde yaşadığımız dünya düzeni içinde (İngilizcesi) “asset” (yani değer) olduklarından dolayı en tepedekilerin tamamen yokedilmesi çok nadiren gündeme gelir. Bunu bir fabrika gibi düşünebilirsiniz. Rakibiniz olan bir fabrikayı yoketmekten ziyade ele geçirmeniz daha uygundur. Çünkü ortada zaten çalışmakta olan bir sistem vardır. Çalışmakta olan bir sistemi tamamen devirmek yerine ele geçirip kendinize uyarlamanız daha faydalıdır. Bu sebeple genelde iyi çalıştığı düşünülen piramitlerin en tepelerine pek ellenmez. Ama piramidin en altındakiler için aynı şeyleri söyleyemeyiz. En kalabalık, en küçük çıkarların peşinde ve “inançla” bağlı, ölümüne sadık kitle kaderin garip bir cilvesiyle ilk çöpe atılacak kesimdir. Bunların çöpe atılmamasının yegane yolu piramidin tepesinin ele geçirilmesidir. Zaten bütün yaygara da orada kopar. Çoğunlukla zirvenin ele geçirilmesi tabandan teleflerle olur.

Menfaat sebebiyle piramit müridi olmayı tercih ediyorsak (hali hazırda içine doğmamışsak) bulunulacak en doğru yer ortalardır. Bu orta bölgenin nüfusu da oldukça fazladır, küçümsememek gerekir. Şartlara uygun olarak parya veya lider gibi davranmak bu kitleye özgü bir karakter özgürlüğüdür. Savaşın ciddiyete bindiği anda ise gemiyi ilk terk edecek olanlar yine onlardır. Böyle söyleyince sanki kötü bir şeymiş gibi geliyor. Oysa en başından zaten menfaat sebebiyle orada oldukları için bu “kötü” değil onlar için hayatın bir gerçeğidir. Hayatta kalmanın “ahlak” veya başka kavramlarla bir ilgisi yoktur. Hayatta kalmak, hayatta kalmaktır. Hatta bu fikrin izini biraz daha takip ederseniz hayatın amacını “mutlu olmak” olarak tanımlayanları bulursunuz karşınızda. Üstelik bu kendi içinde oldukça tutarlı bir yaklaşımdır. Tam olarak da bu ortadaki insan grubunun yaklaşımıdır. Piramit sahiplerinin veya en tabandaki müritlerin hayatı tanımlamalarında “mutlu olmak” gibi bir kavram bulunmaz. “Huzur burada” isimli davetkar slogan zirve ve tabana hitap etmez. Bu orta sınıfı çekmeye yönelik bir slogandır. Zirve güç için (kırmızı), taban da ekmek (yeşil) için o piramittedir. Mutluluk, huzur gibi kavramlarla bir piramitte işlev görenlerin kırmızı ve yeşille ilgili bir dertleri bulunmadığı anlaşılır. İşte bu sebepledir ki bir piramit hayatın anlamını nasıl tanımlarsa tanımlasın bu ortadakiler sebebiyle her zaman menfaat ilişkileri olacaktır. Piramit müritlerinin sayıları arttıkça da kaçınılmaz olarak menfaat zinciri uzayacak, tahmin edilemez bir noktada da piramidin gerçek felsefesini oluşturacaktır.

Güvenilir piramit liderliği ancak oraya doğmakla mümkündür. Bu önermedeki kilit kelime “güvenilirliktir.” En son tahlilde güvenilirlik, mecburiyetten, isteseniz de değiştiremeyeceğiniz özelliklerinizden kaynaklanır. Güvenilirlik, başka türlü hareket edemeyeceğinizin kesin olarak bilinmesidir. Bu sebeple zaman içinde “kazanılmış” güvenilirlik ancak bir noktaya kadar geçerlidir.

Özünde çoğunlukla bütün insanlar güvenilirdir. Çünkü “yaşamak isterler”. Kırmızı'nın gücü işte burada yatar. Ölüm tehdidi altında hemen bütün insanların davranışlarında değişim olması kaçınılmazdır. Bu elbette, illa da istenen yola gelecekleri anlamını taşımaz. Ama mutlaka etkileneceklerdir. En azından “korunma” aramaya başlayacaklardır.

Ölüm tehdidi ancak bir piramit müridinin yöntemi olabilir (kırmızı). İki sebeple; İlk görünen sebep belli bir davranışı sergiletmektir. Ancak ikinci, gizli ve belki de daha önemli sebep piramit kavramının güçlenmesine katkıdır. Ortada ciddi bir hayati tehlike yokken öldürmenin, piramit mücadeleleri dışında bir sebebe bağlanabilmesi için elimde bir delil yok. Oysa insanın “öldürmemek” için geçerli bir sebebi var. Ve çoğunlukla da o sebep geçerliliğini korur. 7 küsur milyar olduk şu dünyada. Demek ki insan “yaşamak istiyor”. Öldürmek için gerekli sebep, güç ve dahasının bizzat piramit mantığından geliyor olduğunun tartışılması gerekir. Burada piramit tanımının içine ahlak, kültür, aidiyet artık ne derseniz deyin ekleyebilirsiniz. İnsan varoluşu sebebiyle yaşamak azminde olan bir yaratıktır. Diğer tüm canlılar gibi. Ölüm tehdidi altında olduğunu düşünmüyorsa öldürmek için bir sebep bulması pek olası değildir. Trajik olan ise kişilerin kendi hayatlarından daha çok piramidin hayatına değer verme noktasına taşınmalarıdır. Bu noktaya ancak piramidin en alt ve en üst tabakası gelebilir. En alt tabaka inançla ve en üst tabaka mecburiyetten. Ortalardakilerin böyle dertleri olmaz. Onlar gözlerini kapatmakla yetinirler. Hayatları tehlikeye girdiğinde de yeni bir piramit aramaya başlarlar.

Piramiti böylelikle aşağıdan yukarı “inanç, menfaat, mecburiyet” olarak tanımladığımızda karşımıza çıkan tablo pek içaçıcı görünmüyor. Bu sistem yapısı gereği varoluş felsefesinden, söylediklerinden bağımsızdır. Bu şablonu istediğiniz renklere boyayabilirsiniz. Ama şablon önünde sonunda gücünü gösterecek ve menfaat müritlerinin ön plana çıkmasını sağlayacaktır. O sırada bambaşka bir söylemle yapılanmış olan başka bir piramit diğer tarafın çürümüşlüğünü örnek göstererek kendisini “temiz” ilan edecek ve güç kazanmaya başlayacaktır. Ta ki kendisi de menfaat müritleri tarafından işgal edilinceye kadar.

Tüm bu söylediklerimin sizde uyandırdığı etkiye göre piramidin neresinde yer aldığınızı tespit edebilirsiniz. İşin komiği eğer kendinizi böyle bir sorgulamaya tutuyorsanız büyük ihtimalle ne tavanda, ne de tabandasınızdır. Onların böyle sorgulamalarla işi olmaz. Tarihte bile bunun çok az örneği vardır. Mesela Buda. Tavandan, tabana inip de piramidi yeniden şekillendirmeye çalışmış bir örnektir. Şekillendirmiş midir?

Hayatta herşeyin iki yüzü, her kavramın tam tersini ifade eden bir kavram daha var. Dualite varlığın her yerinde. Bu sebeple piramidin en alt tabakasına köle de diyebilirsiniz, kahraman da. Orta sınıfın en önemli özelliği olan ikiyüzlülüğü “zeka” olarak da tanımlamak mümkün. İsterseniz diplomasi de diyebilirsiniz. En üsttekilere lider de demeniz mümkündür, zavallı da. Tipik bir köle/sahip çelişkisi de burada mevcut. Kim köle, kim sahip? Dilin kemiği yok. Herşey söylenebilir. Ama bu tanımların hemen hiçbiri durumu tam tarif etmeye yetmiyor. Ne kadar az kelimemiz var.

Hiyerarşi düşmanıymışım gibi mi geldi size? Demek beni anarşi piramidine yerleştireceksiniz... Eğer kendime anarşist dersem o piramidin en alt tabakasında bayrak sallamaktan başka ne gelebilir ki elimden? Komik, sefil, kendisiyle çelişen “anarşik hiyerarşi”nin kahramanı yani? İşim olmaz...

Ben tipik bir orta sınıfım. Piramit sahibi olarak doğmadım. Piramit müridi de değilim. Üç günlük hayatımı kazasız, belasız yaşayıp gitmekten başka bir derdim var mı onu da tam bilmiyorum. Eğer mümkün olsaydı kendi piramidimin sahibi olmak isterdim. O kadar. Yeteri kadar istersen olur derler ya, demek ki yeteri kadar istemiyorum. Ya da daha dürüstçe konuşmak gerekirse; Şu aşağıdaki uzun süreden beri insanlığın en temel sorunu olan kilide cevap veremeyenin kendi piramidi olması mümkün değildir. Üstelik bu cevabın ne yönde, doğru veya yanlış olması da önemli değildir. Önemli olan “ölene kadar” arkasında duracağınız bir cevabınızın olmasıdır. Gerisi ise sosyal oynaşmalar...

En temelde dünyada şu an sadece iki temel piramitten bahsedebiliriz. Bu ayrım da gücünü o ya da bu şekilde Tanrı'dan alanlar ve bizzat kendini Tanrı zannedenlerin arasındadır (din ve bilim). Diğer irisiyle, ufağıyla bütün piramitçikler bu iki temel kavramın türevleridir. Ne komik... her zaman olduğu gibi iki tam ters örnek verebiliyoruz. En meşhurlarından bir tarafta “Tanrı zar atmaz” diyen Einstein ve diğer tarafta “Ene'l Hak” diyen Hallac-ı Mansur.

Gücünüzün referans noktası nedir? Piramit sahibi olacaksanız ilk işiniz bu kaynağı tanımlamanızdır. Sonra sırasıyla kırmızı, yeşil ve maviyle nasıl başa çıkacağınızı çok net bir şekilde ortaya koymanız ve “ölene kadar güvenilirlik” sağlayabileceğinizi ispatlamalısınız.

Bu sebeple çok böbürlenme orta sınıf. Güç dengeleri değiştiğinde uyum sağlama yeteneğinle senin için o da olur, bu da olur nasılsa. Ama orta sınıf sana sormam lazım hakikaten... Neden hayat?