Eğer bir ses profesyoneliyseniz işinizin büyük bölümü efsanelerden, inançlardan oluşur. Bu, hala çocukluk yıllarını yaşayan kayıt teknolojisinin icadıyla başlamadı. Ses her zaman büyülüydü. Pisagor da bir gizemciydi, referansı matematikti. Çin'de de ses evrenin sırlarını içerirdi, referansı Sarı Çan'dı. Hükümdarlardan bu Sarı Çan'a akortlanmaları beklenirdi (ne güzelmiş, keşke biz de akortlayabilesek yöneticilerimizi). Müzik ise ses işinin olabilecek belki de en elle tutulur hallerinden biri olarak insanlık tarihinin en başından beri varlığını sürdürüyor. Ne kadar tutabilirsek artık (elle yani). Şimdi asıl soru geliyor; sizin referansınız ne?
Bakın son on-onbeş yılın en meşhur efsanelerinden biri ülkemizin fikir önderlerinde nasıl da kabul bulmuş; "Kaliteli bir pikapta çalınan iyi bir plağın sesi ne kasette var, ne de CD'de" (Emre Aköz, SABAH). Geçenlerde bir televizyon kanalında Sayın Murat Bardakçı da laf arasında makara teyplerdeki ses güzelliğinden bahsetti. Dedim ya işimizin büyük bir parçası efsaneler diye, alın işte...
"Güzel" yargımız nasıl oluşuyor? Hiç şüphesiz ki yukarıda bahsi geçen insanlar oldukça zeki, kültürlü ve kendi fikirleri olan insanlar. Sayın Emre Aköz'ün bize plak pazarlamaya çalıştığını zannetmiyorum. Sayın Murat Bardakçı da bu yaştan sonra makara teyp üretimine girecek değil herhalde (artık BASF bile üretmezken). Demek ki ticari hinlik faktörü en azından burada devre dışı. Ancak ses kayıt teknolojisi konusunda her ikisinin de benzer "güzel" tanımları var. Diyorlar ki “eskiden daha iyiydi”. Mesleği "ses" olan şahsım için bu yargı yüzüme bir tebessüm, aklıma da soru işaretleri koyuyor. Zira kazın ayağının pek de öyle olmadığını düşünüyorum. Onları fikirlerinden caydırmak da değil niyetim. Zira “ses teknolojisi treni” bu aralar böyle gitmek istiyor. Ama nedir bu "güzel"?
Bu yazıyı okuyan hemen herkes dB (desibel) birimini iyi bilir (ya da bilse iyi olur). Hatırlarsak eğer bu birim bize iki çokluk arasındaki oranı verir. Yani bir referans noktasına kıyasla bir başka çokluğun konumu, durumu, miktarı (üstelik de logaritmik olarak, ama bu şu anda konu dışı). Zaten tüm birimlerimiz böyle değil midir? Mesela voltaj; iki nokta arasındaki gerilim. Tek bir noktadan voltaj ölçümü var mı? En temel referans noktası da toprak, yani dünya. Peki, 1 metre ne? Paris'ten geçmek kaydıyla, ekvator-kuzey kutbu çizgisinin 10 milyonda 1'i değil mi? (düzeltme; 1983'ten beri vakum içindeki ışığın hızı referans alınıyormuş, yeni öğrendim. Ama değişen bir şey yok, yine bir referans kapı gibi duruyor orada). Bu böyle sürer gider. Velhasılı her bir şeyimiz referansla.
Duymak konusu duymamakla, acı çekmek (acı eşiği) arasında kalan bir alan. Sabah uyanınca çok yüksek bulduğumuz bir sesi gece klüpte duyamıyoruz. Bizzat insanın işitme mekanizması bile bu kadar değişkenken, fiziksel özelliklerimize, yaşımıza, cinsimize, hayatımız boyunca maruz kaldığımız ses şiddetine bu kadar bağımlıyken, matematiksel olarak elimizden tek gelen, “istatistiki sonuçlara inanmak" oluyor. Kabulümüz, referans noktamız bu veriler oluyor -ki aslında ses konusunda belki de en objektif olabileceğimiz alan bu. Sonuçta o ya da bu sebeplerle, muhtelif referanslar eşliğinde 20Hz-20kHz.'e inanıyoruz, Fletcher-Munson eğrilerine inanıyoruz, SM58'e inanıyoruz, 12AX7'ye inanıyoruz, Avrupa'lıysak ECC83 diyoruz, zamanla EL84, 6L6, KT88 Allah ne verdiyse, Pro-Tools'a inanıyoruz, plug-in koleksiyonu yapıyoruz, Waves kullanıp, Neve hayali kurup, 192k mastering'e gönderip (ya da bizzat yapıp), sonra da mp3 olarak dağıtıyoruz, en pahalı, en gürültüsüz cihazları kullanmaya çalışıp sonra bunlara "distortion" veriyoruz... sonuçta hepimiz ya 50Hz.'in ya da 60Hz.'in üstünde oturuyoruz. Alternatifiz hepimiz (!). Bu altyapı üstüne bir de "güzellik"ten bahsediyoruz.
Hal böyleyken güzellik yargımızın da referanslar kullandığını söylemek çok büyük yanılgı olmasa gerek. Elbette ki evrensel güzellik, salt güzellik gibi kavramlar birer "inanç fetişi" olarak aramızda dolaşmaktalar. Onların da referanslarının neler olabileceklerini tahmin etmek zor değil. Ancak rasyonel olalım ve konumuz içindeki güzellik kavramının bunlarla yakından uzaktan ilgisi olmadığını saptayalım. This is biz, baby!
Ses teknolojisi icadıyla beraber "insan sesini" orijinaline uygun bir şekilde taklit, aktarım ve saklama amaçlarını gözetmiştir. Zira amaç iletişimdir. Burada da referans noktası birincil olarak konuşma sesimizdir. Dolayısıyla "kalite" de "anlaşılabilirlik" alt sınırıyla tanımlıdır. Zira bu kadarcık teknoloji Mors alfabesinden kurtulmamıza yetmiştir. Güzellikten bahsetmiyoruz yani; "Anlaşılabilirlik". Bunu takip eden gelişme ise orijinal sese olan benzerliktir. Mümkünse sesin orjinalini tam ve eksiksiz olarak yeniden yaratmaktır. İşte analog ve sayısal sistemlerin rekabeti de bu noktada başlar. Tekrar ediyorum güzellikten bahsetmiyoruz. Replikas'tan bahsediyoruz, Yüksek Sadakat'ten bahsediyoruz... ama güzellikten değil. Aslında Bell Laboratuarlarından bahsediyoruz. Mükemmel replikanın ancak ve ancak teoride, terimsel olarak da High Fidelity'nin ticari ve de tatlı bir kandırmaca olduğu dünyayı yaşayan biz ölümlüler, mükemmelden daha azına razı olup, sosyal ve ekonomik sebeplerin oluşturduğu güzellikle oyalanıp gidiyoruz. Bile bile lades demenin tadı da cabası.
Hiç mi hiç detaya girmeden;
Analog sistemlerin bizzat doğal fenomenleri kullanmaları vesilesi ile orijinal sinyalin birebir kopyasını yaptıkları rivayet edilir. Zira sonsuz sayılı titreşimler, yine sonsuz sayılı ortama resim gibi "çizilmektedir". Sayısal sistemlerde ise matematiksel örnekleme (-ki bir istatistikçi numarasıdır) yoluyla replika oluşturulur. Teoriye (Nyquist) göre filtreleme sistemi ancak ve ancak 90 derece olması halinde mükemmel sonuç alınabilir. Ancak 90 derece başta "zaman kavramı" olmak üzere bir çok diğer sebepten ötürü imkansızlığını kanıtlamıştır. Bu sebeple de sayısal sistem (şu an itibariyle) gerçek replika üretemez (derler). (Detaylarını internetten inceleyiniz.)
Konuyu böyle özetleyince aspirin peşinde koşan herkes analog sistemlerin daha "güzel" olduğu sonucuna varır elbette. Oysa bu çıkarım teknik olarak hatalı olmalıdır. Tekrar edelim; güzellikten bahsetmedik, üstelik analog sistemlerin ses üzerindeki diğer deformasyonlarından da bahsetmedik. Nasıl oldu da hemencecik bu "güzel" yargısına varıldı? Klasik olarak analog sistemlerin sinyaller üzerinde yumuşatıcı (!), sayısalların da kare etkisi yaptığı lakırdısı girer devreye hemen. O yumuşatıcı etki amacımız doğrultusunda istenen bir şey değildir ki. Biz burada “aslına birebir sadık” replika peşinde değil miyiz? Sayısal sistemler de doğru kullanıldığı zaman ille de "şu sinyali kareye çevireyim" demezler ki... Çogunluk tarafından bu çikarimin yapılmasında başka faktörlerin devreye girdiğinden şüphe duymamak elde değil.
İlla ki fotoğraftan vereceğiz analojiyi (adet bu ya); Photoshop'tan geçmiş bir manken kızımız güzel midir? Ortada görece bir güzellikten bahsedebiliyorsak, buradaki güzellik o manken kızımızda mıdır? Bunu sese aktarırsak, tüplerle renklendirilmiş bir dinleme cihazı daha "güzel" ses verme işlevini yerine getirirken acaba "fotoğrafı doğru çekmek" görevinde başarısız olmaz mı? "Güzellik" şüphelerim ve örümcek hislerim bu işin içinde başka türlü şeytanların yattığını söylüyorlar. (not: paragrafın girişindeki “analoji” kelimesini “analog” kelimesine gönderme olarak kullandım. Teşbih, benzetme de diyebilirdim. Ama aklımca “conceptual continuity” içinde sanatsal bir oyun yapayım dedim (!). Böylelikle zorlama da olsa Frank Zappa'ya selamımı göndermiş oldum. Zappa da kim?)
Oysa bilimden beklediğimiz, o mükemmel sonuca ulaşmasıydı. Mükemmel replika sayesinde “yaratıcılığın” sırlarından birine daha vakıf olmamızdı. Bunun DNA kopyalamaktan bir farkı yoktu aslında. Ancak... gel gör ki tıkanınca eski alışkanlıklar yeniden ve yeniden gündeme geliyor demek ki. Gerçeklikle, güzellik arasında bazen yakaladığımız, bazense müdahale ederek aklımızca güzelleştirdiğimiz bu oyunun içinde aslında çok daha önemli başka konular varmış meğer ki.
Üzülerek söylüyorum, maalesef yeni açılımlar konusunda hızını kaybetmiş olan sistemin (teknoloji piyasasının diyelim) mecburi yeni tuzağına düşerek eski teknolojilerin yeniden pazarlanmasına yönelik oyunun bir parçası oluyoruz. Mecburuz. Bit pazarına nur yağdırma çabalarıdır bunlar. Belli ki sayın Emre Aköz yakın çevresinin etkisi altındadır. Büyük ihtimalle Hi-End audio meraklısı, zengin dostlara sahiptir. Bir fetişin güzelliğine ikna olmuştur. Sayın Murat Bardakçı da bir tarihçi olarak belki de "eski"yi tercih etme eğilimindedir. İkisinde de şaşırtıcı bir taraf yok. Gayetle beklendik davranış pattern'leri (oops İngilizce kullandım, örüntü de olabilir) bunlar. Tam da ses profesyonellerinin beklediği gibi.
İnsanlığın kabaca 100 küsur senelik bu kayıt macerası ne kadar da çabuk "güzellik" kavramını yürürlüğe sokmuş, hayret. Güzelliğin de "distortion"la (bozulma) geldiğini keşfetmek çok da gecikmiş bir icat değildir. Bizzat "güzellik algısının" insanoğlunun "seçici dinleme" yeteneği ile oluştuğu da çabuk anlaşılmıştır. Sonuç olarak şu bütün profesyonellerce bilinir ki çoğunluğa ne dinlemeleri gerektiğini telkin etmeniz, O'nu parmakla göstermeniz halinde, O'nu dinleyecekler, O'nu takdir edeceklerdir. Burada görsel medya da çok işe yarar, ikna yöntemleri de ve dahası insanın en temel ihtiyaçlarının uyarılması da (seks gibi). Çok bilindik bir örnek olarak; çıplak vücut sergileyerek en kaknem kadınları "güzel", en karga seslilerini de "assolist" kabul ettirmek mümkündür. Politik amaçları ön plana çıkararak en ilkel kompozisyonları "yüksek sanat" olarak pazarlamak da (hatta ne kadar ilkel o kadar politik de denebilir) gayetle geçerli bir tekniktir. Trendleri de zaten çoğunluğa oynayan belirler. Zira para orada dönmektedir. İthalatçı bir ülkede elbette ki bu işler çok daha kolay olur. Zira üretimle bir işi olmadığı için bütün yatırımını insan algısına, propagandaya yapmak durumundadır.
80'lerden 90'ların ortalarına kadar temiz, nispeten dip gürültüsüz (ve de ucuz) olduğu için tranzistörleri severdi herkes. Geçenlerde İstanbul'da arz-ı endam eylemiş olan White Lion grubunun gitarcısı da böyle tranzistörlü amfilerin tanıtımını yapardı, iyi hatırlıyorum. Büyük ihtimalle artık tüplü kullanıyordur :) O yıllarda senelerin Universal Audio'su yok oldu gitti. 1995'te Amerika'daydım. Piyasada ikinci el fiyatı $200 civarında olan LA-4'lar Wallflowers'ın Bring Down The Horse albümünün piyasaya çikmasıyla yeniden moda olmuştu ve fiyatı da $2000'ın üstüne çıkmıştı. Bu albümdeki vokal sound'u bir anda (ben dahil) herkesin şapkasını uçurmuştu. Nedense (!). Muhtemelen diğer Universal Audio cihazları da böyle uçtu (1176, LA-2A, LA-3A vs.). Ama ben o vokal tınısının bir opto kompressör olduğuna inanmıştım ve kafayı ona takmıştım. Olsa olsa LA-4'dur diyordum. (İtiraf; hala albümde kullanılmış olan kompressörün ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, ama artık o kadar da umrumda değil. Bilen var mı?) Sonuçta ne oldu? Universal Audio yeniden kuruldu. Kurulmakla kalmadı plug-in'leri bile yapıldı.
Referans noktası kavramına geri dönelim. Çoğunluk ses profesyoneli değildir, olmak zorunda da değildir. Bu sebeple çogunluk yol gösterilmek ister. Bu konuyu bildiğine inandığı kişilerden referans alırlar. Bu konuda üretici olmayan, "ithalatçı" bir ülkede yaşadığımız için elbette ki referans insanlarımızın profili de değişik. Bilimsel dürüstlükten ziyade, ticari kaygılar ön plana çıkıyor. Neyse bu konuyu fazla deşmeyeyim. Yoksa bakarsınız bir daha ki sayıda beni göremeyebilirsiniz.
Ve özet;
Anlaşılabilirlik seviyesinin üstü kişisel yargılara açıktır. Öncelikle minimumda "anlamak" gerekir ki bir sonraki ve çok daha zor olan "idrak" seviyesine gelinebilsin. Ancak bundan sonra "takdir" başlayabilir. Bir şeye "güzel" diyebilmek referansa tabiidir. Tek başına "Hoşuma gideni dinliyorum" ifadesi referansınızın başkaları tarafından belirlendiğinin ve bunu hiç sorgulamadığınızın en yalın ve dürüst itirafıdır. Sosyal yapılar, menfaatlerimiz, beklentilerimiz güzellik algımız üzerinde doğrudan etkilidir. Salt güzellik bir inanç sistemidir ki referansını malum muhtelif kaynaklardan alır. Onun dışındakileri elbirliği ile biz üretiyoruz. Belki inancı bile biz imeceyle üretiyoruzdur, kimbilir? Hayatında ilk defa teknik bir dergide yazı yazması istenmiş birisi olarak sizlere "SES"i hangi çerçeveden okumaya çalıştığımı özetlemeye çalıştım. Bir terslik olmazsa önümüzdeki yazılarımda detaylara girerek akıllarda yeni soru işaretleri oluşturmaya çalışacağım. Oysa dergiler soru işaretleri değil, cevaplar için okunur değil mi? Şu güzeldir, şu çirkindir diyemiyorum... Kusuruma bakmayın. Cehaletimin farkındayım. Referans ararım.
İnsanın belki de en zorlu konularından biri bu "güzel". Çok güzel...
Hakikaten siz ne dinliyorsunuz?
11 Aralık 2008, İstanbul
Demirhan Baylan