13 Ocak 2009
VOLUME Dergisi ŞUBAT Sayısı

Sesle Seks

Bir Basçının İtirafları; Büyüklük Önemlidir!


Öncelikle bir uyarıyla başlayayım. Bu yazı biraz seksi olacak. En azından başlangıç niyetim bu. Ama konuyu mümkün olduğunca bilim ve teknoloji sosuna bulamaya çalışacağım. Böylelikle muzır olmamasını sağlamayı hedefliyorum. Ama doğrusu ya, ne kadar seksi olabilirim ki? Bilgisayarın başındaki bir teknisyen ne kadar seksi olabilir? Ya da referans referans diye tutturmuş biri?


Şimdi oturup da geçen ay yayınlanmış olan yazımı önünme alsam, cümle cümle tam tersini söyleyerek yeniden yazsam ve bunu okumanız için size sunsam ne olur? İki tane olasılık var gibi. Eğer geçen ayki yazıyı okumamışsanız “Bu adam da böyle düşünüyor demek ki” der geçersiniz değil mi? Eğer okumuşsanız “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” diyeceksinizdir. Yani “sinyalin fazını ters çevirdiğimi” hemen anlarsınız. Analojimizi “sinyal” olarak belirlediğimizde önümüze ilginç bir durum çıkıyor. Burada şöyle bir tehlike var; fikri ortaya koyanın gerçekten “sırat-el müstakim”de olup olmadığı. Ve çoğu zaman da bu insani durum ana fikrin tartışılmasının önüne geçer. Geçen ayki yazımda tartıştığım “güzellik, doğruluk” gibi kavramların referansa tabii olması durumu en azından hoparlörlerinizi “doğru” bağlamakla ilgili olabilir. Aslına bakarsanız genelde insan olarak bulunduğumuz nokta şudur; “Mono bir sinyalin fazından bize ne?”


Şimdi bir saçmalık hikayesi... Hayatımın hatırı sayılır bir bölümünü eşkenar üçgenin bir köşesinde geçirdim. Bu eşkenar üçgen hakikaten “eşkenar” olsun diye ölçümler yaptım. Diğer iki köşenin arkasını “cam yünü, taş yünü, kıl tüyü” kapladım. Arkama yamuk yumuk ahşaplar yerleştirdim. Acaba dedim “Fibonacci serisi” mi görece daha rastlantısaldır yoksa “asal sayılar” mı? İki kenardan gelenlerin fazlarına dikkat ettim, frekans davranışlarını ölçtüm. Niye aynı değiller diye hayıflandım. Sonra baktım ki köşe de aynı değil (köşe ben oluyorum bu noktada). İki milim kenara çekildim ve ne var ne yoksa değişti yine. Böyle anlatınca ne kadar da saçma geliyor değil mi? LEDE'den bahsediyorum. Live End/Dead End'den yani. Bakınız internetten. Ses teknolojisinin çoğu zaman gözden kaçırılan en önemli unsuru akustiktir. Hamamda müzik dinliyorsanız hangi amfiyi, hangi hoparlörü kullandığınızın ne önemi olabilir ki? Oysa iyi tasarlanmış bir dinleme veya kontrol odası vasat bir ses sistemini bile kullanılabilir yapacaktır. Eğer bütün paranızı aletlere yatırıp odanıza yeterince ilgi göstermiyorsanız bir daha düşünün derim. Saçmalığa gelince... Küçük oda akustiği oldukça saçma bir konudur. Neredeyse hesaplanamazdır. Bunun da birincil sorumlusu uzun dalga boylarıdır. Hani o odalara sığmayan bas frekansları var ya, onlar işte. Çok “fuzzy logic” bir durum yani. Peki nesi seksi bunun?


Bob Clearmountain'ın mikslerini pek bir beğenen jenerasyonun çocuğu olarak seneler sonra bir söyleşisinde kontrol odasının teknik spesifikasyonlarını o kadar da takmadığını, hele ki “Room EQ” mevzuunu hiç iplemediğini okuyunca moralim bozulmuştu. İşte o zaman Phil Spector'un niye “mono mono” diye direttiğine uyanmıştım (!). Öyle bir uyanmışım ki “Surround” moda oldu. Bu sistemden neden hep kazık yemek zorundayım? Param sonunda yüksek çözünürlüklü bir ses kartına yetecek kadar olunca niye mp3 moda oldu? Niye hep ters faza düştüm? Ne yapacağım bu Tascam 42B'yi, Revox B77'yi... ve dahası neden sattım dedemden kalma makara teybi? Markası neydi? İsmi data'ya benzeyen bir yer var. Stüdyoları var. Vermişler 300-500 bin dolar, “bıdı bıdı” almışlar. Kimin “bıdı bıdı”ya ihtiyacı var? Kimde bu kadar çok para var? Bir yandan para yok diye bölüm kapanır, diğer yandan stüdyolara milyonlar yatırılır. Sanırsın “bıdı bıdı” biz üretiyoruz. Saat 18:00, köprü trafiğindeyim ve altımda limuzin var. Durum aynen bu. Demek ki ters faza düşen sadece ben değilim bu ülkede. Hadi ben gariban çalgıcıyım da etkim yok. Benimkisi komik. Ama “zengin entellektüeller (!)” ters faza düşünce trajik oluyor. O kadar çok ters faz örneği var ki... Ses ve müzik teknolojisi “efsanelere” muhtaçtır. Efsanelerinizi oluşturamadığınız veya kaybettiğiniz anda üretebileceğiniz, satabileceğiniz velhasılı çarkı çevirebileceğiniz bir şey kalmaz elinizde. Dünya böyledir. Efsaneyi yaratmayı başarabilen “üretmek” için, “yaşamak” için “sebebe” sahip olur. Efsaneyi yaratamayan da avanak avanak “satın” alır. Önce “hayal” vardır. “Ürün” sonra gelir. Neyse bu herhalde başka bir yazı konusu olsa gerek. Ben bari seksi sinyallere geri döneyim.


Şu anda kabul gören topu topu üç tane “dinleme noktası” var;

      1. Herhangi bir yer; yani “mono”.

      2. Eşkenar üçgen; yani “stereo”.

      3. Merkez; yani “surround”.


Bunların elbette ki bir çok türevi var ama kabaca böyle sınıflayabiliriz diye düşünüyorum. Bu sınıflama elbette ki sesin “üretim” noktasına göredir. Eğer “kulaklarımızı” referans alırsak çoğunluk olarak zaten sürekli stereo dinliyoruz denebilir (tek kulağı sağır olan küçük bir azınlık haricinde, mesela anneannem, ama ona protools satmanız pek kolay olmayacak). O konuda da (beni aşsa bile) yazmak isterim bir gün ama bu dergi yanlış olur sanırım. Belki bir tıp dergisi...


Eşkenar üçgenin dışındaysanız artık gerçek bir stereo dinlemeden bahsetmemiz mümkün değildir. Ben kişisel olarak bu tip bir dinlemeyi monoya yakın kabul ediyorum. Surround bir sistemde de dairenin içinde yer almamanız haricinde “surround tecrübesini” gerçek anlamda edinmeniz mümkün değil. Normal hayat şartları içindeki (sinemalarda ya da evde ekildiğimiz koltuklar haricinde) mono sinyallerle daha fazla içli dışlı olduğumuzu düşünüyorum. Ve “çoğunluk” için bu yetiyor.


Telefon üreticilerine sesleniyorum... Surround telefonlar, en azından stereo telefonlar istiyoruz!!! Bize bunu çok görmeyin. Sevgilimle telefonda konuşurken onun sesinin etrafımda dolaşmasını istiyorum. Kaç paraysa vereceğim. Dönsün etrafımda. Mesela şapka şeklinde tasarlayabilirsiniz. Kafamın etrafına 5 tane hoparlörü ve sub-bass'ı da uygun bir yerime takarım. Zaten bundan sonra görüntülü diye bastıracaksınız. Bir adım sonrası da haliyle 3 boyutlu görüntü olacak. Eh ses işini de düşünün artık. Telefonun üzerinde de iki tane omni mikrofon konuyu çözer herhalde. Çok mu zırva? Şu hikayeye bir bakın... Sene 1881; Clement Ader, Graham Bell'in ürettiği telefonları kullanarak ilk stereo (yani çift kanallı) ses aktarımını yapmış. “Théâtrophone” isimli bu sisteminde tiyatro ve opera gösterilerinin sesini aktarmış. Tekrar edelim... sene 1881. Yer Paris. Ve bu uygulama 1932 tarihine kadar devam etmiş. Yani neymiş? Her an bu fikrin modern bir versiyonunun çöplükten çıkıp bizim cep telefonlarımıza yerleşmesini bekleyebiliriz. O kadar da zırva değil yani. Tabii hali hazırda yapılmadıysa... Ne garip. Her ne icat varsa “insan vücudundan” feyz alıyor. İki tane kulağımız var değil mi? Stereo. Nokta. Bundan 128 önce birinin stereo'yu keşfetmiş olmasına şaşmamak lazım. Peki stereo plakların tarihi ne? 1957. Stereo'nun fani insanlar tarafından kullanılmaya değer bulunması için aradan 76 senenin geçmesi gerekmiş demek ki. Peki 60'lı yılların dahi prodüktörü, “Wall Of Sound”un mucidi Phil Spector niye “mono, mono” diye tutturmaya devam ediyordu? “Ses işinin sırrını insan vücudunda, ticari metaya dönüşmesinin sırrını da insanların bilincinde aramamız lazım” desek... ne dersiniz?


Şu sub-bass'ı uygun bir yere takma işini bundan 12-13 sene önce Howard Stern isimli bir radyo programcısı bir dinleyicisini tahrik etmek için kullanmıştı. Siz de deneyin. Bu deneyimiz için büyücek bir hoparlör ve herhangi bir mikrofonun (omni hariç) “Proximity Effect”i işinizi görecektir. Aradan dersimizi de çıkaralım; “Proximity etkisi” mikrofona yaklaştığınızda bas frekansların artmasına denir. Yani en cılız sesli şarkıcıyı “Hasan Mutlucan” kıvamına getiren etki. Büyücek bir hoparlörün üstüne oturtacağınız bir arkadaşınızı bas frekanslarla uyarmanız işten bile değildir. Gördüğünüz gibi ses oldukça fiziksel bir fenomendir. Vücudumuzla doğrudan ilişkilidir. Sadece kulaklarımızla değil. Nasıl? Yazı gittikçe seksileşiyor mu?


Bu konuya özel ilgim elbette ki “bas gitarist” olmamdan geliyor. Bas frekansların demin sıraladığım “dinleme noktası” konusuyla da çok yakından, “lüzumsuzluk noktasında” ilgisi vardır. Zira bas frekanslar için bu dinleme noktası çoğu zaman lüzumsuz bir konudur. Tutamazsınız onları. Büyüktürler, geniştirler, neredeyse engelenemezler. Yalıtım için hemen bütün paranızı bu frekansları dizginleyebilmek için harcarsınız. Komşunuz bunlar yüzünden sizinle kavga eder. O kadar büyüktürler ki balinalar bunlarla konuşur. Bu büyüklük durumu belki de basçıların bazı komplekslerine işaret ediyor bile olabilir. Ancak insanlık tarihinin en büyük sırrı olarak bunu asla bilemeyeceğiz. Ben de söylemeyeceğim. Hele bas gitarının sinyalini stereo gönderip “daha da büyük” tınlatmaya çalışan basçılar vardır. Onların durumu belki de daha vahimdir. Belki de diyorum, yanlış anlamayın. Evinize kurduğunuz “surround” sistemde “sub” olarak kullandığınız hoparlörü hemen her yere koyabilirsiniz. Yeri o kadar önemli değildir. Zira üreteceği frekanslar her yerdedir. İstemeseniz de. Büyüktür yani.


Şimdi bu durumda “dinleme” eylemimizin genelde gözden kaçan bir noktasına temas etmiş oluyoruz. Deminden beri ispatlayageldiğim gibi sadece kulaklarımızla dinlemeyiz. Ses fiziksel bir fenomen olarak vücudumuzu doğrudan etkiler. Bunun için de en önemli etmenlerden biri bu bas frekanslardır. Ve bunların “kulaklarımızla tanımladığımız” anlamda mono, stereo veya surround kavramlarından bağımsız olduğunu söyleyebiliriz. Bunlara “omni” demek daha doğru olacaktır. Tiz frekanslar gibi “çizgisel” değillerdir. Ve bu fiziksel özellik elbette ki insan üzerinde muhtelif duygulanımlar yaratmak için mutlaka biz ses profesyonelleri tarafından sömürülecektir. Mesela sinemadaki kullanımı ağırlıklı olarak “korkuya” yönelik. O patlamalar bas frekanslar olmadan pek de etkili olmayacaktır. Peki müzikte ne işe yarıyor bunlar?


Gelenekesel olarak Hi-Fi dünyası aslında bas frekanslarla pek de o kadar ilgili değil gibi. Asıl ilgi alanları tiz frekansların “yumuşaklığı”, “stereo field”ın “projeksiyonu”, “definition” ve “gerçekçilik” gibi kavramlar. Bunlar elbette ki zengin ve yaşlı adam kavramları... Müzik sektörünü besleyenler de onlar değiller. Chesky Records'ın 4 büyüklerden biri olmadığı ortada. Sektörü besleyenler ağırlıklı olarak gençler ve orta yaşlılar (bu tabirden nefret ediyorum). Arabalarına woofer takmaya onlar meraklı. Dans klüplerini, konser salonlarını dolduranlar onlar. Dahası yüksek volüm peşinde koşanlar onlar. Oysa burada teknik olarak bir tezat var (ters faz?). Yüksek volüme normalde daha az duyanların ihtiyacı olması gerekmez mi? Yani yaşlıların. Ama durum böyle değil. Gençler istiyor bunu. Neden acaba? Buyurunuz Fletcher-Munson eğrileri tabir edilen grafiğe. Grafiğin nasıl okunduğunun detaylarına girmeyeceğim. Eli Wikipedia tutan herkes hemencecik bunu öğrenebilir.


(GRAFİK: Fletcher-Munson grafiği... Editöre not: yalnız bunun copyright free versiyonunu bulabilir miyiz bilmiyorum.)



Bell Laboratuarlarının bizlere sağlamış olduğu bu grafiğe göre anlıyoruz ki kabaca 3-4KHz. civarlarına akortlanmış olarak yaratılmışız/evrimleşmişiz (iki görüş de tarafımca kabul görme potansiyeline sahiptir, siz kendinizce tercih ediniz, anlatmaya çalıştığımı değiştirmiyor, zira olgu ortada duruyor işte). Ses şiddeti arttıkça kulaklarımız bir kompressör işlevi görüyor ve gittikçe daha “lineer” (çizgisel) duymaya başlıyoruz. Bu ne demek? Daha az hassas olduğumuz frekansları daha fazla duymaya başlıyoruz. Çoğu dandik müzik setinde bulabileceğiniz mega-bass, ultra-bass, oha-bass gibi düğmeler de zaten bizim bu eksikliğimizi kompanse edip, düşüp volümde sanki yüksek sesle dinliyormuşuz gibi hissetmemizi sağlamak üzere tasarlanmış üçkağıtlar. Tamam bunlar bilinen şeyler. Ama niye yüksek ses? Acaba konunun 80Hz. civarıyla bir alakası olabilir mi? Hani şu göğüs kafesimizin büyüklüğüne denk geldiği rivayet edilen frekans aralığı? Göğüs kafesimizi titretmek, uyarmak bize nasıl bir haz veriyor olabilir ki? Ne kadar saçma bir soru oldu. Hepiniz yakinen biliyorsunuz bunun nasıl bir duygu olduğunu... Klüplere gitmişliğiniz var elbette. Bilim bize gösteriyor ki kızlar basçıya ve davulcunun sağ ayağına tav olmak durumundalar. Ama gerçek böyle mi? Maalesef gerçekler acıdır. Bazen bilim bile kar etmiyor. Ama bas frekansların vücudumuzda bir takım değişiklikler yaptığı kesindir.


Şimdi yazının bundan sonraki bölümünü gittikçe hızlanan bir tempoda okuyun.


Bu kadar laftan sonra Beyonce'den “Naughty Girl” dinlemek zorunda kaldım. Bakayım dedim... acaba hakikaten 80Hz. miymiş? Tamamen bilimsel sebeplerle dinliyorum şu an. Tamamen bilimsel. Ama dikkatimi toplayamıyorum maalesef. Analiz eden varsa haberim olsun. Eserde bas gitar olmaması da gayet bilinçli bir tercih elbette. Hayal kuruyoruz burda. Bir de paylaşacak mıydık? Beyonce'yi başka basçılardan kıskanırım. Bir de kendimden. Hani Matrix filminde vardı ya; bir Duracell pil gösterip “Sen busun” diyordu. Ona benzer bir şekilde ben de size diyorum ki; “Kulaklarınız kompressördür.” Yani volümü açtıkça kulaklarınız duyma şeklini değiştiriyor. Böylelikle neredeyse en korkunç miksler, en sefil performanslar bile yeterince yüksek volümle dinlenince “güzel” tınlayabiliyorlar. Hatta güzel ne kelime. Bu yüksek volüm (pardon, “güzel müzik”) bizde sevişme isteği bile oluşturabilir. O yüzden deliler gibi basıyoruz kompressörü dibine kadar. Herkesin elinin altında bir Loudness Maximizer, L2 ya da bilmem ne. Hatta bunlar da yetmiyor, daha da volümlü tınlasın diye tüp simülatörleriyle harmonik basıyoruz şarkılarımızın içine. Ne dinamik kalıyor, ne bir şey. Olsun, “dinamik” modası geçmiş bir kavram. Bütün sistem maksimum seviyede çalışsın istiyoruz. Olabildiğince bağırmak istiyoruz. Demek ki bağıra bağıra sevişmek istiyoruz.


Oh...


Şimdi küçük bir önerim olacak. Eğer bu tatlı yalandan memnunsanız şunu asla denemeyin; Çok yüksek volümlü bir klüpte veya konserde gerçekte ne olduğunu duymak istiyorsanız bir kaç saniyeliğine kulaklarınızı tıkayın ve öyle dinleyin. Puanınızı ona göre verin. Yok eğer bu tip şeyler umrunuzda değilse eğlenmeye devam. Öyle ya; “mono sinyalin fazından kime ne?”