13 Şubat 2009
VOLUME Dergisi MART Sayısı


PARTİ ZAMANI


(Teknisyene not; Yüksek sesle ve allegro okuyunca;

Desimal; 26:59:730 / SMPTE; 00:26:59:18 / Beats; 810:4.07@120 BPM

Okuyucuya not; vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a gidene kadar biter)


Çocuk işte. İşi gücü oyuncaklarla. İlk hatırladığım, daha doğrusu ilk ciddiye aldığım oyuncağım babamın benim için yaptırdığı curaydı. Üzerinde de şöyle havalı bir hatla yakılmış “Demirhan” yazıyordu. Ondan sonrası da “Karaaa basmaaa iz olur...”. O zamanlar evde makara teybimiz de vardı. Babam meraklıydı kayıt yapmaya. Sonra vazgeçti. Teyp ne oldu kimbilir? Aah, şimdiki aklım olsa...


Aradan geçmiş 35 sene. Erkin Koray “Öyle bir geçer zaman ki” demişti. Öyle mi acaba? Mor ve Ötesi'nin “Bırak Zaman Aksın” albümü geldi aklıma. Sonra Kıraç “Zaman akıp gidiyor, dur demek olmaz” diyordu. Pinhani “Zaman Beklemez” yargısına hala sahip. Aklıma ilk gelenler bunlar. Açtım interneti baktım başka “zaman” kavramından bahseden dikkat çekici hangi şarkı sözleri var diye... Manga zamanın durmasını istiyormuş. Burak Kut bilgece “Ben bilirim geçer zaman” diyormuş. Dahası Hayko Cepkin de zamanın geçtiğinden pek bir emin. Üstelik Orhan Gencebay da zamanın aktığı konusunda hemfikir. Bu konuda belki de pek emin olmayan bir tek cennetmekan Fikret Kızılok varmış galiba. O sadece “zaman zaman mmmm o zaman” demekle yetinmiş. Şarkı sözü yazarlarımızın çok ama çok büyük çoğunluğu zamanın “akıcı” bir şey olduğu konusunda hemfikirler. Öyle görünüyor.


Hiçbir şarkı sözü düşünülmeden yazılmaz. Hepsinin arkasında tecrübeler, fikirler, duygular vardır. Mesela Ali Rıza Binboğa'nınÖzgürlük ve barış tüm insanların özlemi olacak yarınlarda" diyen şarkısında olduğu gibi. Bunun da üstünden geçmiş 35 sene. Nasıl haklı çıktı Ali Rıza Binboğa ama? Gerçekten de özgürlük ve barış tüm insanlığın özlemi haline geldi. O halde zaman konusunda saptama yapan söz yazarlarını ciddiye almak ve bu konudaki fikirlerini değerlendirmek gerekiyor demek ki. Sorumuzu soralım;


Zamanın akıcı olduğu konusundaki yargınızın referansı nedir?“

Potansiyel cevapların şunlar olduğu düşünülebilir, seçiniz;

a. Ağız alışkanlığı ve kullanım kolaylığı... (düşünülmeden yazılmış)

b. Halk arasındaki genel kabul... (popülizm)

c. Referans benim egomdur... (sanatçılık, ben merkezcilik)


Ses işiyle uğraşan biriyseniz mesleğiniz zamandır. Başka bir şey değil. İster besteyle, sözle uğraşın, ister enstrüman çalmakla, isterseniz de kayıt teknolojisiyle. Hepsinde ama hepsinde temel uğraşımız zaman olacaktır. Besteci olarak işimiz hangi ritmik ve melodik unsurları tercih edip, bunları zamana nasıl ve ne sıklıkta yayacağımızdır. Söz yazarları da benzer bir işle iştigal eylerler (ne kadar bol tekrar o kadar bol satış, müşahede ediniz). Enstrüman çalmak ise “gerçek zamanlı” olarak zamanı “bölümlere ayırmak” suretiyle ifade oluşturmaktır. Peki kayıt teknolojisinin zamanla ne kadar içli dışlı olduğunu söylememe gerek var mı? Dahası gerçekten ses ve müzik yaratığı olarak zamandan bağımsız ne yapabiliriz ki? Görsel bir işiniz olsa frame'leri teker teker ele alıp işlemek gibi bir lüksünüz olabilir. Resimdir, fotoğraftır. Yani zamanda “donmuş” objedir. Zamandan bağımsız bir “ses objesi” düşünülebilir mi?


Denebilir ki; “Zaman, üzerine resimler çizdiğimiz tuvaldir”. Çok şiirsel, pek naif. O kadar ki ancak televizyondaki kadın programlarında takdir görebilecek bir saptama (deneyin, bakın kızların çeneleri nasıl düşüyor. Ama bunu yaparken “görünmeze bakmayı” ihmal etmeyin, daha karizmatik oluyor, tecrübeyle sabit). İddiam şudur; “Zaman, bizim o çizdiğimiz resim yüzünden tuval haline dönüşüyor ve aslında insanlar bizim çizdiğimiz o resimle değil, tuvalle ilgileniyorlar”. İşte bu hoş bir söylem değil. Hem de hiç! Eğer durum gerçekten bu kadar vahimse, yani bu kadar “zamana bağımlı” bir iş içindeysek, o halde en azından mesleki olarak zaman hakkında daha çok düşünmemiz gerekir sonucu doğal olarak çıkar. Ancak bonus olarak şöyle bir yaklaşım da peydahlanıverir; “Bizzat insan olarak “zaman bağımlısı” olduğumuza göre (-ki sayılı miktarda nefesimizin olduğu kesindir) bu konuda da düşünmek insan olmanın gereklerindendir.” Evet bu söylenebilir... Söyledik gitti. Gelelim sese, müziğe.


Popüler bilimin orasından burasından az buçuk faydalanmış hemen herkes zamanın genellikle “4. boyut” olarak kabul edildiğini bilecektir. Yani günlük kullanım tabirleriyle en, boy, derinlik ve zaman, yani dört boyut içinde yaşıyoruz (Minkovski Uzayzamanı). İlk üçünü gözle görebiliyoruz ve şöyle cümleler kurmuyoruz “Derinlik akar, dur demek olmaz, bırak boy aksın, en beklemez, vs.vs.” Bunların bizden bağımsız özellikleriyle akmadıklarını, öyle sakin sakin durduklarını ve fakat “biz” o boyutların içinde hareket ettiğimizi biliriz. Ancak konu zamana geldiğinde suçlu zamandır. Namussuz, bir durmaz durduğu yerde. Hemen akmaya başlar. Zaten O'nun yüzünden yaşlanıyoruzdur. O'nun yüzünden ölüyoruzdur. Ah bir akmasa, geçmese, gitmese ne güzel olurdu. Özetle; “ölmesek ne güzel olurdu”. Ama gerçek bu değil. Bir şey daha söyleyeyim mi? Suçlu zaman değil. İçimizdeki metronom duracak bir gün, hayat pompalarımız ney üflemekten vazgeçecek. Yani (bence) zaman akmaz. Aynen güneşin “batmadığı” sadece dünyanın döndüğü gibi. O halde...


STOP! HAMMERTIME!


Yaşadığımız şu günlerde zamanla ilgili bir miktar bilinmesi gereken iki kavram var. Bunlardan ilki Newton zamanı ki aslına bakarsanız Pro-Tools'unuzun, Cubase'inizin zamandan anladığı budur. Metronomik, saate bağlı zamandır yani. Dünyanın, güneşin hareketleri sebebiyle “ortak kabul” olarak benimsediğimiz, uzun yıllar Greenwich'e sapladığımız mihenk, şimdilerde “Coordinated Universal Time” isimli “referans”tır (buna “Universal” demek de ukalalık seviyesini gösterir ya neyse. Sanatın “evrenselliği” gibi bir geyik işte, laf ola...). Elektrikten tasarruf edeceğiz diye arada bir değiştirdiğimiz şeydir yani (Yakında vazgeçiyoruz bundan galiba). Aynı zamanda davul makinanızdır. Stüdyo müzisyenlerini köle etmeye alıştığımız “click track”tir. Zavallı davulcuları, tüm hayatlarını zamanlarını geliştirmeye adamış olmalarına rağmen riayet etmeye mecbur kıldığımız “tik tak tik tak” sesleridir. Büyükbabanızın guguklu saatidir. Kalbinizin sesi değil yani.


Diğeri ise topu topu 100 senelik nurtopu gibi Einstein zamanıdır. Zaman, şartlara göre değişir, kıvrılır, uzar, kısalır anlayışıdır. Birileri Quantum bilgisayarları bizlere pazarlayana kadar Pro-Tools'ta, Cubase'de göremeyeceğiniz, doğrusu ya ne idüğü belirsiz, yanar döner bir kavramdır. Eğer hakikaten zaman bu kadar “izafiyse” referans alınamayacak, güvenilmez bir arkadaştır dedirten, insanı boşluğa atan, anlayamayınca da, hayatımıza oturtamayınca da (benim gibi) ilk önümüze gelen metafizik akımlarına sarılmamıza sebebiyet veren ucubedir (sonra şaşırmayalım dünya nereye gidiyor diye). Diğer taraftan belki de demin bahsettiğim tüm şarkı sözlerinin kısmen de olsa anlamsal köklerini bulabilecekleri anlayıştır. Gördüğünüz gibi şarkı yazarlarımızın Einstein'ın Özel Görelilik Teorisi'ni referans almış olabilecekleri bir olasılıktır (özellikle Burak Kut örneğinde). Şaka bir yana özellikle Orhan Gencebay'ın astronomiye olan özel ilgisi sebebiyle bu konular hakkında fikri olduğunu belirtmekte fayda var (öyle biliyorum). Bu sevindirici saptamayı yaptıktan sonra sanatçı terbiyesizliğime, cehaletime, densizliğime (yani palavradan özgürlüğüme) sığınarak ben de bir zaman kavramı atmak istiyorum ortaya;


Parti Zamanı”


Şaka yapmıyorum. Evet parti zamanı. Organize sesin tanımladığı zaman. Canlı müziğin zamanı yani. İyi bir darbukacının, şarkıcı veya dansözün “tiiiizine” göre zamanı “doğru” tanımlamasıdır bu. Bülent Ersoy'un cümleleri çeke çeke, sündüre sündüre söylemesi, orkestrayı çıldırtmasıdır. Bir caz davulcusunun “swing” etmesi, bir diğerinin “groove” etmesidir. Aslen bir davulcu olan James Brown'un “Tighten Up!” emriyle grubun çakı gibi, asker gibi hizaya girmesidir. Asker demişken “uygun adımın” da temel kuralıdır. Lazımsa dayak ata ata öğretirler adama. Futbol maçlarında dayağa gerek kalmadan koyunların aynı anda teganni eylemeleridir. En ateist adamın bile yüreğini titretebilecek gibi ezan okunmasıdır (pek sık duyduğumuz bir şey değil). Hitabet sanatının kimseye söylenmeyen en gizli silahıdır. Yani zamanı doğru kullanıp en olmadık fikirleri bile kabul ettirmenin anahtarıdır (Tarih dehşet verici örneklerle dolu). Miles Davis'in bekleyip bekleyip doğru zamanda tek bir nota üflemesidir. Hülasa dünya üzerinde ne kadar yaşayan mahlukat varsa o kadar da parti zamanı vardır. Üstelik teki tekini tutmaz. Kısaca parti zamanı “kişisel ikna kabiliyetinin” başat gücüdür. Yani yine yavaş yavaş referans konusuna geliyoruz.


Parti” kelimesini boşuna seçmedim. İngilizce'den dilimize girmiş olan bu kelimeyi Türkçe'de hem eğlenmek için bir araya gelen “batı etkisi altındaki Türklerin” doğal ortamı, hem de siyasi birliktelikler için oluşturulan kurumlar anlamlarıyla kullanıyoruz. İngilizce'deki tanımında ise (bunları da içermekle birlikte) ekip, grup, aynı ilgi alanlarına sahip kişilerin oluşturduğu birliktelik anlamları da vardır. Yani aslında o ya da bu şekilde “toplantı” diyebiliriz. Anlamı böyle koyduktan sonra partinin yerine cami, cemevi de diyebilirsiniz ki aslında onlar da “toplanma yeri” anlamına gelirler. Ve üstelik o mekanlar da takipçilerine “zaman” vaat ederler. Burada benim ilgi alanıma “beraber bir zaman dilimini tanımlama aktivitesi” giriyor. İyi tanımlayalım da (kelimeyi yani) karışıklık olmasın. Bilindiği üzere herkes pek bir hassas.


Şaka yollu önerdiğimi düşünüyor olabileceğiniz “Parti Zamanı” kavramı böyle bir birlikteliğin “paylaştığı zaman” kavramına işaret ediyor. Konu elbette ki sadece müzikal olarak da analiz edilebilir (-ki öyle yapacağım). Ancak tek başına bu biraz güdük bir analiz olacak maalesef. Şu kısacık yazımda çok da derine giremeyeceğim elbette. Ama bahsettiğim konunun sadece müzikle ilgili olmadığını, bizzat insan denen organizmanın (belki diğer canlılar için de geçerlidir) zamanla olan münasebetini anlamaya çalıştığımı belirtmeliyim.


ZAMAN DİLİMLEYİCİLERİNİN TORKU


Her partinin zamanından sorumlu “bir” kişi vardır. Bu kişi bir çok farklı araçları kullanıyor olabilir. O bir hatip olabilir. Bir şaman rahibi olabilir. Bir DJ olabilir. Bir müzisyen olabilir. Bir öğretmen, komedyen, general, geyik erbabı, televizyondaki konuşan kafalardan biri, sesi kasetten gelen hocaefendi olabilir. Yazar, şair, yönetmen, muhabbetkeş taksi şöförü... Hatta bir çok “zaman dilimleyicisini” organize eden bir küratör de olabilir (bu da yeni moda, çok tartışılır, zevksiz bir konu). Onun sayesinde iyi organize edilmiş bir partide kendimizi “iyi” hissederiz. Zamanın nasıl geçtiğini bile anlamayız (!). Anlamayız tabii ki... Çünkü zaman geçmez. O sırada bizim bilincimizde ve algımızda “iyi” yönde bir değişiklik olmuştur. Buradaki “iyi” kavramı elbette ki değişkendir. “İyi” o partinin bir katılımcısı olarak beklentilerimizin karşılanması anlamına gelir. Beklentimizin karşılanmaması halinde de “zaman geçmek bilmez”(!). Kişiler hemen her türlü tuhaf beklentilerle bir araya gelebilirler. Eğlenmek için, düşünmek için, ait olmak için, heyecan için, macera için... Ya da menfaat için, değişim için, can sıkıntısından... İsmini siz koyun. Bu beklentilerin karşılanıyor olması “iyidir”. Bu beklentileri doğru zaman yönetimiyle bize sunabilen de böylelikle “iyi” bir parti lideri olur. Bir DJ'in bütün gece boyunca “zamanı kendince bölerek, tanımlayarak” sizi tatmin edici bir yolculuğa çıkarmasıdır bu (becerebiliyorsa tabii). DJ'in tercihlerine karışmazsınız. Gecenin sonunda da sunmuş olduğu kompozisyon umrunuzda olmaz. Geriye tek fikir kalır; DJ size “iyi zaman geçirtmiştir” (inşallah).


Benzer durum iyi bir hatibin saatlerce gelecek vaatlerini, günlük tartışmalarını size aktarmasında da görülür. Arada üç beş fikirden faydalanıyor da olabilirsiniz ama önemli olan hatibin “akışı” iyi kontrol edebiliyor olmasıdır. Siyasi parti liderlerinde bunu çok net görmek mümkündür. Geniş kitleler liderin söylediklerini ne dinlerler, (doğrusu ya) ne de anlarlar. Onlar liderin konuşma stiline tav olurlar. İyi bir hatibi de saatlerce dinleyebilirler. Üstelik o liderdir, zaten ne istiyorsa yapacaktır. Kitlelerin ilgisi “zamanın” kendi anlayışlarınca organize edilmesi şovuna katılmaktır (hoşça vakit geçirmektir yani). Buna elbetteki vücut dili de önemli katkılar sağlar. Ancak son tahlilde iş sadece bir gösteri, kökünü binlerce yıllık bir mirasta bulan şamanistik bir ritüeldir. Böyle bir kitlesel partide dinleyici sayısı arttıkça hatibin temposu da yavaşlar, cümleler, kelimeler birbirlerinden ayrılmaya başlar. Formül basit; sayı ne kadar büyükse, tempo o kadar yavaştır (Kimbilir, balad şarkıların çok daha fazla insan tarafından benimsenmesinin sırrı da bu olabilir, Metallica'yı, Scorpions'ı bile meşhur eden “slow”larıdır, hatırlayınız). Bu zamanlamayı yapabilme, tempoyu tutturabilme becerisi belki doğuştan gelen bir yetenek, belki de çalışılıp öğrenilmiş bir yetidir. Parti zamanı yeteneği! Bu bana sürat ve güç arasındaki ilişki sebebiyle motorlardaki “tork” kavramını hatırlattı. Kaderin garip bir cilvesi... Tork'un da birimi Newton metre'dir. Kaçınılmaz soru; Hatiplerin torku ölçülebilir mi? Ya da kitlelerin uyarılmaları, hiptotize edilmeleri, güdülmeleri için gerekli olan güç ve sürat nasıl formülize edilebilir?


Aynı kavram bizzat şu an okuyor olduğunuz bu yazı için de geçerlidir. Hala okuyor musunuz, yoksa torkum yetmedi mi? Çok mu hızlı gittim, yoksa yavaş mı kaldım? Hala burda mısınız, yoksa diğer sayfaya mı geçtiniz? Hey...!!! Kullandığım kavramlar, açıklamalar size yabancı, ağır veya lüzumsuz geliyor, hiçbir şey anlamıyor olabilirsiniz. Tam tersine benim zırcahil olduğumu düşünüyor ve bıyık altından gülüyor da olabilirsiniz -ki o zaman cidden küçük bir azınlıktansınız demektir -ki bu da sizin oldukça mutsuz birisi olduğunuzu gösterir. Yazık. Boşverin bunları... Tempom iyi mi? Hala okuyorsanız iyi demek. Gidenler zaten gittiler, başbaşa kaldık sonunda. Süper... Şimdi gizli sırları açıklamaya başlayabilirim. Burada aktarmaya çalıştığım fikirlerden çok ama çok az kişi faydalanmayı, üstünde düşünmeyi tercih edecektir, bunun farkındayım. Ancak yazının sonunda geriye kalacak olan “ulan iyi zaman geçirdim, iyi bir okumaydı” duygusu olmalıdır -ki bu benim için çok daha değerlidir. Bu satırların yazarı olarak sorumluluğum, bu akışı kendimce “iyi, doğru” kurgulamak ve siz okuyuculara “iyi” bir okuma sağlamaktır. Tüm bu paragraflar, noktalama işaretleri, başlıklar, parantezler bu akışı “ilerlemesini uygun bulduğum rotada” tutabilmek için kullandığım araçlardır. Sonuç olarak da “kendi parti zamanımı” tanımlayıp bunu paylaşmak için size sunuyorum. Eğer benim “parti zamanım” sizin beklentilerinizle örtüşüyorsa iyi bir tecrübe edinmiş olacaksınız. Ben en azından bunu başarmayı amaçlıyorum. Geçen ayki yazımın son paragrafında bir sevişme sahnesine atıfla “yazının bundan sonrasını gittikçe hızlanarak okuyun” demiştim. Bu öneri bizzat “sizin” yazının temposunu artırmanız için bir telkindi. Kaç kişi yaptı bilemem. Oradaki amacım yazının sonuna doğru hızlanarak bir kapanışa ulaşmaktı. Aynen sahne performansı gibi. Eğer bu telkinim sizin üzerinizde amaçladığım etkiyi (gülümseme) bırakmamışsa torkum yetmemiş demektir. Rampada beni geçmiş olabilirsiniz. Olsun. Daha yolumuz var...


IL DUCE” HER ZAMAN “FRONTMAN” DEĞİLDİR!


Bu “akışın” en görünür şekilde çalıştığı yerlerden biri elbette ki müziktir. Üstelik her müzik performansında da sadece “bir” lider vardır (sevsek de, sevmesek de).


Soru: Bir müzik grubunun lideri kimdir?

Cevap: (N.Ş.A.) En iyi zamana kim sahipse odur.


Doğrudur ama o kadar muğlak bir cevap ki bu. Ne demek “en iyi zamana sahip olmak”? Hemen çürütülebilecek bir tezmiş gibi geliyor kulağa. Mesela bir senfoni orkestrasını düşünün. Normal şartlar altında lider elbette ki şeftir değil mi? Tüm orkestranın zamanını tanımlayan kişi odur. Peki bu durumda koca orkestrada “en iyi zamana sahip kişi” şef midir? Aslında öyle olması gerekir, öyle olması beklenir. Ancak bu amaca her zaman ulaşılamadığı da bilinir. Böyle durumlarda orkestranın şefi çok da takmadan çalması herhalde mümkündür. Özellikle solist bulunan eserlerde solistin zamanının şeften daha iyi olması halinde liderlik doğal olarak soliste geçer. Şef de salladığı sopayla kalır.


Yine Bülent Ersoy örneği vereceğim. O kadar kör gözüne parmak liderlik yapıyor ki kaçınılmaz olarak ondan bahsetmek zorunda kalıyorum. Bülent Ersoy, şarkı söylediği zaman ortada ne metronom kalıyor ne de bir şey (kötü diye söylemiyorum). Dominant bir karakterin (olması gerektiği gibi) “müziği ben tanımlarım” tavrıdır bu. Sadece bu müzikal yaklaşımla değil hemen her hali, kıyafetiyle de bunun altını çiziyor zaten (torku yüksek yani). Gerçek bir entertainer (eğlendirici). Bir şaman rahibinin tüm özelliklerine sahip bir figür. Kimilerince artık modası geçmiş sanılabilir. Ama gösteri dünyası binlerce yıllık genetik bilginin aktarımına devam ediyor. Bu görsel absürditenin devamını Hayko Cepkin'de görmek mümkün. Gelenek devam ediyor yani. “Gösteri” dünyası mı, “dinleti” dünyası mı?


Sequencer'la çalan bir grupta lider elbette ki kaçınılmaz olarak sequencer'dır. Daha doğrusu metronomik zamandır. Yani Newton zamanı. Kitlesel üretimin (Mass Production) en yararlı cihazlarından biri. Şarkıların tempolarının değişmesi bile stillerine yeni isimler verilmesi için yeter gibi görünüyor artık (disco/tekno/rave ya da metal/speed/trash gibi, oysa mal aynı mal). Makinanın kuralları bu aralar böyle işliyor. Oysa gerçek bir davulcunun parti zamanının tadından yenmeyeceğini de biliriz hepimiz. Hele bir de torku yüksekse...


Gerçek bir davulcunun zamanını incelemek için Newton zamanı (biz buna makina zamanı diyelim) yetersizdir. Stüdyoda canlı olarak çalınmış bir davulun şu meşhur “quantization” işleminden geçtikten sonra bütün tadını kaçırdığını tüm teknisyenler bilir. Zaten bununla uğraşmak yerine bir sampler, davul makinesi falan kullanmanın çok daha rasyonel olacağı ortadır. Çoğumuz da öyle yapıyoruz zaten değil mi? Oysa “gerçek” ve “iyi” bir davulcunun “zamanı” büyülüdür. Makinalarla taklit edilemeyecek kadar gizemlidir. Bu gizem sebebiyle konuyu ancak “yetenek” ile açıklayabiliriz. Benim kişisel olarak ................... ile çalarken yaşadığım durumdur bu (isim vermeyeyim, araya kırgınlık girmesin). Ya da zamanında (nadiren, keyfi yerinde olduğunda) cennetmekan Kerim Çaplı'nın agresif, şok edici bir o kadar da heyecan verici zamanıdır. Örnekler artırılabilir. Hepsinin vaat ettiği duygular başkadır. Yetenek, dünya görüşü, zeka, duygu ve bilemediğim daha bir yığın sebebin birleşip bir karakter olarak açığa çıkıp “zamanı tanımlamasıdır”. Biri adamı dansettirir, biri korkutur, biri romantiktir, biri kavgacı... teki tekine benzemez. Hepsi kendi içinde hiçbir makinenin veremeyeceği hediyeleri barındırır.


Ancak dünyanın ekonomik dengeleri “müzik üretiminin” mümkün olduğunca genele, daha doğrusu halka yayılabilmesi için olsa gerek “makina zamanının” ön plana çıkmasına sebep oldu. Bundan takriben 30 sene kadar önce ağırlığını hissettirmeye başlayan “click track” zamanla mecburiyet oldu. Teknolojik açılımlar da şu an her nedense adına “elektronik müzik” denen dans müziğinin zamanının “doğru” kabul edilmesine yol açtı. Şu anda hemen bütün davulculardan artık makinayla beraber çalabilme becerisi bekleniyor. İyi bir davulcu olarak kabul edilmenin ön koşulu bu gibi görünüyor. Artık o davulcunun kendi kişisel zaman kavramı hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Hal böyle olunca da yeni gelenler kendi zaman kavramlarını, kendi ifade güçlerini geliştirmeye çalışmak yerine metronoma uyum sağlama yeteneklerini geliştiriyorlar. Sıradanlaşıyorlar demek istemiyorum ama maalesef durum bir tuhaftır. Eskiden “allegro, allegretto, moderato, rubato” gibi İtalyanca kavramlar vardı. Bunlar zamanı kabaca tanımlar, işin gerisini de şefe veya bizzat müzisyene bırakırlardı. Artık 120 var, 142 var, 168 var. Daha da kafayı sıyırmışlar için 128,034 var, 165,872 var... Newton heryerde.


Dedik ki “Bir müzik grubu içinde zamanı en iyi olan grubun liderdir”. Bu durum çok ilginç bir şekilde doğal olarak gelişir. İnsanoğlu kendisinin verebileceğinden daha iyi bir zamanı hemen tanır ve uyum sağlar. Çok küçük sayıda bir kaç egosantrik deli dışında hiç kimse kendisinden daha iyi bir zaman verebilen müzisyeni reddetmez ve onun liderliğine “biat” eder. Mesela grubunuzda daha önce hiç dinlememiş, adını sanını duymamış bile olsanız, .............. (isim vermek yok) çalmaya başlarsa komplekse girip liderliği ele geçirmek yerine hemen “takipçisi” olursunuz (ben olurum valla). Garanti veriyorum. Çünkü bu dayanılmaz bir güzelliktir. Kendinizinkinden daha iyi bir zamanın parçasına katkıda bulunuyor olmanın lezzeti reddedilemezdir. Üstelik bu normal hayatta binbir türlü kaprislere katlanmak anlamına gelse bile. Newtoncu yaklaşımla torku yüksek olan liderdir de denebilir. Böyle dedik diye hemen tork yükseltme temrinlerine başlayarak motor ömründen yemenize gerek yok tabii ki. Üstelik en iyi zamanın illa da davulcuda olacağı diye bir kural da yoktur.


ZAMANIN OKU...


Döneyim şarkı sözlerine... Her şarkı sözü bir telkindir. Dinleyicinin bunlara bir takım tepkiler vermesi beklenir. “Bırak Zaman Aksın” aslında “dinle beni” demek olsa gerektir. Zira sanatçı burada elbette ki “kendi zamanının” akmasını istiyordur. Sadece “zaman” deniyorsa bile bu sanatçının dinleyiciye olan vaadini gösteriyordur. “Zaman Beklemez” diyorsa “bak biz çalıyoruz, kaçırma” diyerek üstü kapalı bir baskı ve teşvikten bahsedilebilir. Yani şarkı sözlerini benim yazının başında yaptığım gibi “analitik analize” tabii tutarsanız sonuçta bunların hepsinin “izafi” söylemler olduğunu ve doğal olarak da köklerini Einstein'da bulduklarını kabul etmeniz gerekir. Oysa bence köklerini “parti zamanında” buluyorlar. Hepsi zamanı kendilerince tanımlamak istiyorlar. Yazının başındaki üç şıktan “c” doğru olanı. Referansları “ego”dur. İnsan olmanın, dahası hayatta olmanın en bilindik ifadelerinden biridir bu. Evrene kafa tutuyorlar yani. Sağolsunlar. Eğer birileri zamanı tanımlamazsa, egoyu ön plana çıkartmazsa işte o zaman öldük demektir. Eh, ölüm de kaçınılmaz elbette. Biliyoruz. Torkun ecele faydası yok.


Bakarsan bağ, bakmazsan dağ... Çalışan demir ışıldar... Her ateş sönmeye mahkum... Buz da erimeye. Komik olanı şu ki bunların hepsi bilimsel gerçekler. Zamanın oku olarak biliniyor (afilli ismi Termodinamiğin İkinci Kanunu). Buna göre evren bütün oluşumuyla, kanunlarıyla birlikte bizim “hayat” dediğimiz şeyin sonunu getirmeye çalışıyor. Bilmediğimiz bir güç aksi yönde çalışmazsa hepimiz ölümlüyüz, her şey çürümeye mahkum... Tüm evren “orta yolda” hizaya gelmeye çalışıyor. Olan da bizzat hayatın kendisine oluyor. Hayat orta yolu sevmiyor.


Yazının başından beri belirli bir zaman dilimini paylaştık. Bu küçük macerayı üstüne kurguladığım “benim kişisel parti zamanımdı”. Eğer karşılıklı olarak akortlarımız tuttuysa en az benim kadar iyi vakit geçirmiş olmalısınız. Akortlarımız tutmuş ve fakat arada aklınıza daha başka fikirler de gelmişse benden çok daha fazla iyi vakit geçirmişsinizdir (Akort tutmadıysa zaten yapacak bir şey yok). Küçücük bir yazıydı bu... Yine de kendi zamanını tanımlıyor olmasından dolayı hayatı yüceltme çabasıydı. Zamanın okuna çaresizce bir karşı çıkıştı. Her müzik eserinde olduğu gibi.


Çocuk işte. İşi gücü oyuncaklarla. Aradan geçmiş 35 sene. Hala oyuncakların peşinde. Cura yerine bas gitar, “kara basma iz olur”un yerine de bir takım kavramlar (ben hep yazdıklarımın şarkı sözü olduğunu zannettmiştim o ayrı). Torkumuz yettiğince artık. Patinaj yapmama umuduyla.



Demirhan Baylan

13 Şubat 2009, İstanbul