22 Aralık 2008
TEKNİK OLARAK
Selam...
Cevap yok. Selam... sana diyorum.
Altında bir şey arama. Hakikaten sana diyorum. Selam. Hadi merhaba olsun.
Merhaba...
Cevap verdin mi? Duymadım. Demek ki bu bir iletişim cinsi değil. Kimsin, nesin, in misin, cin misin, yaşın ne, başın ne? Türkçe okuma yazma biliyor olmandan başka senin hakkında ne biliyor olabilirim ki? Teknik açıdan şu satırları yazdığım sırada tek başıma kendi kendime konuşuyorum. Hayır, hayır... konuşmuyorum bile. Sadece yazıyorum. Türkçe yazıyorum. Yazım kurallarına dikkat etmeye çalışıyorum. Ve belki de önüme hayali bir arkadaş oturtup, onun okuyor olacağını hayal ederek anlatıyorum. Peki gerçek ne? Gerçek şu; yalnızım. Bu, benim yazdığım sıradaki gerçek. Belki de sen bunları okurken ben yalnız olmayacak, fıstık gibi kızlarla şam fıstığı yiyor olacağım. Belki de çoktan ölmüş, kemiklerim bile toprağa vitamin olmuş olacak. Ama sen var ya... bu yazıyı okurken yalnız olacaksın.
İşin gerçeğini öğrenmek ister misin? Şu an sen kendi kendine konuşuyorsun. Aslında okuduğunu sandığın bu metin yok (var da yok). Yine teknik olarak (teknik adamım ya) bu yazının birisi tarafından yazılmışlığının su götürmez bir delili yok. Üstelik senin de şizofrenin teki olmadığını kim söyleyebilir ki? Kanıt diye bulabileceğimiz bir tek ne var biliyor musun? Birbirimize öğrettiklerimiz. Bazen zorla, bazense tatlı tatlı öğrettiklerimiz. Sosyal hayat yani. Çıkar ilişkileri, menfaatler, ayak kaydırmacalar, popo yalamacalar dünyası. Ne kadar yalan, o kadar güzel'in ne kadar sadakat, o kadar mükaafat kandırmacasıyla harmanlanıp aşure olarak yendiği yer. İşte orada kanıt mekanizmasını kurduk hep beraber. Sonra da belgeyi icat ettik. Medeniyet dedik ve sonunda “fikir haklarına” dayandık. Bu aralar o da sallantıda. Korkma o kadar, yazdığın şarkıyı araklayacaklar diye. Endişelenme, midene zarar, yazdığın kitabı korsanlar basıyor diye. Ne güzel işte, adam yerine koymuşlar seni. Ama şurası kesindir ki her cins kendi cinsini adam yerine kor.
Bak neler söylüyorsun kendi kendine. Ciddi söylüyorum. Bunlar senin saçmalamaların. Ben koymuyorum bu kelimeleri ağzına. Bu metin yok (var da yok). Burada okuduklarından anlayabildiğin kadarını sen söylüyorsun işte. Beyninin içinde. Ama bunu yapabilmek için kılıf lazım, suçluluktan kurtulabilmek için durum lazım. Sonuçta buna da “okumak” diyorsun. “Kendi içinden geçenlere” kafan çok kızarsa suçu bu satırların yazarı olduğunu iddia edeceğin “bana” atacaksın. Yapma bunu... bunlar hep senin düşüncelerin. Bırak bu yazıları, ben bile yokum.
Bunların hepsi gerçekten de senin düşüncelerin. Zira ancak ve ancak anlayabildiğin kadarını “anlayacaksın”. O anlayabildiğin kadarı da zaten senin düşüncelerin. Anlayamadıklarını beynin zaten es geçecek. Mesela zxxbjkduhb asdnömsdu dsn sdjhkd dhj ouelkj... ne anladın? Herifçioğlu saçmalıyor değil mi? Dediğim çıkmadı mı? Suçu bana attın. Oysa saçma değil o yazanlar. Tersten oku bak. Şaka şaka... o kadar da basit değil. Zaten bildiklerini söylersem tamamıyla anlamış olacaksın. Ama bu da mide bulandırıcı pop şarkıdan ileri gitmeyecek. Onun için %90, %10 gibi bir oran lazım. O anlamadığın bölümler öyle dengeli kurgulanmalı ki neredeyse anlayabilecek gibi olmalısın. Böylece “yazarın” senden daha zeki olduğunu düşünmelisin. Ama fazla da zeki olmamalı. O zaman doğrudan inkara girişirsin. Oysa yazar yok. Nasıl öğretmen yok, öğrenci varsa işte o şekilde. Nasıl müzik yok, dinleyici varsa aynen öyle.
Bu daha ilk sayfa... Sahiden sonraki sayfada da bir takım yazılar olduğuna emin misin?