25 Aralık 2008
ÜÇ
Alternatif Karakter
Analizi
Şu hayat dediğimiz
muamma içinde her ne yaşıyorsak, topu topu üç genel kavrama
indirgenebilir. Öncelikle hayatta kalmak gerekiyor. Bu en kısa
zaman dilimiyle alakalı. Ölüm çok ama çok çabuk gelebilir. Kurt
kapar, şimşek çarpar, uçurumdan düşebilirsin. Yapacağın ilk
şey hemen kendine sığınacak bir yer bulmandır. Şiddetten
korunmak için. İşte burada başlar mimarlık. İşte o mağarada
başlar ressamlık. Ve işte tam orada başlar askerlik. Biraz
sakinleştikten sonra anlarsın karnının aç olduğunu, beslenmen
gerektiğini. Avcılık başlar o zaman. Kıpkırmızıdır bu
zamanlar. Kanını korumak için, kan peşine düşersin. Yine bu
zamanlardır ateşle tanışman. Kırmızıdır o da... şiddetlidir.
Askerin en büyük silahı, mimarın en büyük korkusudur. Av zordur
ama... öyle kolay kolay doyurmaz seni. O zaman yeşermeye başlar
düşüncelerin. Anlamaya başlarsın doğayı. Ekmek, biçmek...
daha kolaydır doymak için. Ve daha uzun vadelidir. Bir bakmışsın
biriktirmeyi öğrenmişsin. Ve hatta saymayı. Matematiktir artık,
ticarettir... istiflemektir hayatın. Yeşildir. Orta vadeli zamanda
hayatta kalmayı da başarmışsındır. İşte burada başlar
iletişim. Burada başlar şarkı söylemelerin. Daha konuşmaya çok
var. Ses çıkarmaya başlarsın önce, çiftleşmek için. Derken
ahlak diye bir şeyi icat etmiş olduğunu anlarsın. Masmavidir
burası. Ses havadadır, mavi gökyüzünde. Din düşer kafana.
Yavaş yavaş konuşmayı da sökersin ve ilk işin yalan söylemek
olur. Daha çok çiftleşebilmek için. Yanlışlar, yalanlara,
hikayeler, efsanelere dönüşür ve ürersin. Uzun vadede hayatta
kalmayı da böyle becerdin. “Önce şiir vardı” diyenler var
ya... ne komiktir onlar. Tam tüccar kafası. Gerzeklere üç beş
cicili bicili laf satmak için bulunmuş o kılıf. “Önce ses
vardı”... Dahası; “Önce titreşim vardı”... Şairden de
önce ozan vardı... ozandan da önce kaba kuvvet vardı. Akıl var,
mantık var.
Kırmızı, Yeşil, Mavi... (RGB yani...)
Bu üçünden hepsi mevcut sende. Ama aralarından birini hep feda etmek zorundasın. Üçünü birden taşıyamazsın. Tek başına yaşayamazsın. Vermezler üçünü de sana. Sadece ikisini. Üstelik onlardan da biri yine ağır basacak. Hangileri var sende?
Çok mu karıştı? 21. yüzyıla adapte edelim o zaman. Sırasıyla kırmızı güç, yeşil para, mavi sevgi... Güçlüsün, zenginsin; sevgiyi unut. (Sarı)
Güçlüsün, seviliyorsun; parayı unut. (Macenta)
Zenginsin, seviliyorsun; gücü unut. (Siyan)
Eğer üçü de mevcutsa sende, beyaz ışık yayıyorsun, nirvanaya ermişsin, peygamber olmuş ve zaten bu yazıyı okumuyorsun. Yani garanti veriyorum; üçü birden sende mevcut değil. Anca ikisi...
Eğer zengin bir diktatörsen nefret edilmeye alışman lazım. Sevilen bir diktatör ancak ve ancak fakirliğin içinde mümkündür. Sen hayatta kalmak için varsın ve bizi hayatta tutanlardan birisisin. Turuncuya kayıyorsa rengin vahşi bir asker ya da politikacı, yeşil tonların ağır basıyorsa hırslı bir tüccar veya atom bombası yapan bir bilim adamısın. Çabuk karar verir, sert uygulamalar yaparsın. Sonuçları seversin. Mantık, ajilite velhasıl güç insanısın. Ve tabii ki güç bir insansın.
Güçlü ve de sevilen birisi olmanın bedeli ancak sefaletle ödenebilir. Herkes lafını dinler, senin hakkında övgüler sunar ama sen beş para etmezsin. Sen ölünce de heykelini dikerler. Mosmorsun yani. Kırmızıya yakınsa tonların bir düşünür, bir ressam, bir mimar, maviye kayıyorsa bir müzisyen, edebiyatçısın sen. Korkutamıyor kimse seni, satın alamıyor. O halde geriye seni görmezden gelmek kalıyor. Havasın sen. Herkes sana mecbur ama kimse görmüyor seni. Belki de dürüst bir din insanısın.
Zenginsin ve çok seviliyorsun demek? Sen bir starsın. Kimbilir kimin kölesisin? En ağırı da bu olsa gerek. Belki bu yüzden bu kadar çok içiyorsun. Mutlu görünen bir kukla, boyun eğmeye devam etmeye, içindeki bulunduğu tiyatrodan atılmamaya çalışan bir sarhoş. Onlar da olmazsa tarikatlarda boyun eğişine kılıf arayan bir meczup. Mükemmel kombinasyonda turkuaz senin rengin. Yeşile kaydıkça hinoğlu hin, malını iyi pazarlayan, öldükten sonra da unutulacak bir tüccar, din insanı, maviye kaydıkça da intihara meyilli, sürekli gülümseyen bir hokkabaz (bazıları sanatçı da diyor).
Eflatun ütopyasında aynen şöyle üçe ayırmış;
işçiler (bende yeşillerin bir bölümü),
koruyucular (bende kırmızılar, tamamıyla),
yönetici filozoflar (bende maviler, yöneticilik hariç)...
Galiba renkleri ve sınıflamayı becermişim de filozofları yönetici yapamamışım. Dur bir dakika... belki de dünya daha o noktada değildir? Hmm... bunu düşünmem lazım. Benim gördüğüme göre yöneticiler hala kırmızı. O zaman ya bu dünya yanlış, ya da benim teori... ya da ikisi de. Şimdi şöyle mükemmel bir dünya hayal edelim; birileri bizleri aslan, kaplanlardan korusun, birileri çalışıp karnımızı doyursun, biz de yan gelip sarılıp, yatalım. Eee??? Bu zaten şu anki dünya değil mi? Mavi olması gereken, filozof, gerçek sanatçı olması gerekenler yan gelip yatıyorlar. Her gün parti, her akşam lay lay lom... Oysa Eflatun'un modeline göre çoktan yönetimi ele geçirmiş olmaları gerekirdi. İşte ancak o zaman mükemmel bir düzene kavuşurduk. Demek ki aslında filozoflar ve sanatçılar şu anda işsizler. Kendi aralarında bir takım imza kampanyaları yaparak oyalanıyorlar. Bunu yapanlar da hem zengin oluyor, hem de çok seviliyorlar. Bazıları da nihilist olmuşlar. Böyle olunca da asıl nihai hedefleri olan “üreme” yerini üreme taklidi (fakat üreme-dışı) aktivitelere ve de gittikçe eşcinselliğe bırakmış. O halde insanoğlunun kökünün kurumaması için acilen yönetim filozof ve sanatçılara devredilmeli, yeşiller asli görevleri olan işçilikle uğraşmalı ve de asker yönetime el uzatmamalıdır. Böylelikle filozof ve sanatçıların başlarını kaşıyacak zamanları olmayacak, dolayısıyla birbirlerini de okşayamayacaklardır. Nerdeen nereye... insan kuş misali.
Askeri tanımlamak ne kolay değil mi? En eskisi tabii... Kan de, ateş de, korku de ve de disiplin de. Sonra çiftçiyi, tüccarı. Yeşil de, ot de, odun de. En zoru zaten hava cıva olan filozof, sanatçı vesaireyi tanımlamak. En çok da onlar konuşur. Belki aradaki zaman kaybını kapatmaya çalışıyorlardır. Aynı familyanın bireyleri olan din insanları da elbette.
Batı müzik teorisinin temelinde yine üç kavram var. Kök, dominant ve sub-dominant ismi verilen üç merkez. Bütün mevzuu kök ve dominantın mücadelesinden çıkar ve sub-dominant da hikayeyi renklendirir. Kök ve subdominant hamağın iki ucudur. Sub-dominant da hamakta sallanıp keyif yapar. Sub-dominant olmasa da olur. Ama olursa daha iyi olur. Kök olmazsa hiçbir şey olmaz. Yani kırmızı olmak zorundadır. Hayatta kalmamız gerekir. Savaşarak, mücadele ederek. Sonra dominant, hayatın temel anlamını oluşturmak için sahneye girer. Yeşil olmak zorunda. Tarım, matematik, biriktirme... Batı müziğinde bu iki kavramı ağırlıklı olarak birbirlerine tezat, teki mükemmel dinginlik, diğeri ise olabilecek en gergin hal olarak tanımlama eğilimi vardır. Ancak o zaman bu formüle sub-dominantı yerleştirmek mümkün olmuyor. Ya üçlü bir sistemse? Mükemmel tezat diye bir şey yoksa? Derler ki herşey zıttıyla varolur. Ya mükemmel zıtlık yoksa? Ya hep üçüncü ve gözden kaçan bir şey mevcutsa? Nedir bu sub-dominant? Maviden başka?
V=IR... belki de buna benzer bir formül vardır. Voltaj, akım, direnç... Dişi, erkek, ara cins (?), Cennet, cehennem, kabir azabı... sen, ben, o... artı, eksi, sıfır... yasama, yürütme, yargı... tez, antitez, sentez (Hegel'den)... heyecanla bekliyor musunuz yoksa? Söyleyecek miyim diye... söyleyelim bari; Baba, Oğul, Kutsal Ruh. Ve tabii ki Allah (c.c.), Muhammed (s.a.v.), Ali (r.a.)...
Hayır... sayılara takmayı düşünmüyorum (ama 3 ilk tek asal sayı). Tamam tamam sustum.
25 Aralık 2008
Demirhan Baylan