26 Aralık 2008

2008... Bir Özeleştiri


2008 yılı içinde ilgi ve çalışma alanım üç kavram etrafında şekillendi;

      1. Kayıtlı müziğin paylaşımı ile ilgili olarak bir deneme

      2. Kayıtlı müziğin bizzat sahnede kullanımı

      3. Sadece çalmak (Oğuz Büyükberber'le beraber)


Bunlardan ilkini 1 Nisan'da “The Fool Is The Devil” gizli isimli albüm çalışmamda denedim. Fikir, mümkün olduğunca “imkansız” bir dağıtım ağı çerçevesi tasarlayıp, potansiyel dinleyicilerin kayıtlı müziğin paylaşımı konusunda halihazırda sistem tarafından yönlendirildikleri şemaya bir de seçici, seçkinci tavrı “göstere göstere” eklemekti. Kayıtlı müziğin bizzat sahnede kullanımını ise “Gurubunuz Kim?” konserleri ile yine “göstere göstere” gündeme getirdim. Oğuz Büyükberber Trio ile de daha önceden hiçbir hazırlık veya kompozisyon olmadan “sadece çalmaya” odaklanmış konserlerimiz oldu.


Temel fikirler olarak bunların hiçbiri orijinal değildir. Hepsi daha önce yapılmış ve halen de değişik formlarda yapılmaktadır. Yapılmaya da devam edecektir, buna şüphe yok. Ancak yapmış olduğumu düşündüğüm şudur; 2008 yılı itibarıyla üzerinde ciddi ciddi durulması gereken bu kavramları diğer olası tüm maskelerden arındırıp çıplak olarak ortaya koydum. Şimdi sıra bir özeleştiri çerçevesinde çuvaldızı kendime batırmaktır. Bunu kendim yapmak zorundayım. Çünkü gündeme getirmeye çalıştığım konuları ciddiye alacak, bunları eleştirecek herhangi bir düşünce mecrası mevcut değildir. Şu an (en azından Türkiye için) içinde bulunduğumuz fikir paylaşımı ve eleştirisi ortamları, fikirler değil kişisel ve ticari ilişkiler tarafından belirlenmektedir. 1 Nisan'da interneti kullanarak ve “ciddi” bir fikirle destekleyerek ortaya koyduğum proje sadece iki yerde “fikir” olarak kabul edildi. Bunlardan ilki ses profesyonellerinin sitesi muziktek.com'dur. Projeyle ilgili uzun uzun tartışıldı ve benim de çok faydalandığım yeni fikirler ve yaklaşımlar ortaya atıldı. Bu tartışmaya katılmış tüm düşünen insanlara teşekkürlerimi sunuyorum. İkincisi ise Sabah gazetesinden Murat Tunalı 5 Nisan'da konuyu gündeme getirerek genel medya yaklaşımının dışında “gerçek gazetecilik” örneği sundu. Zira kendisine bir basın bülteni, bedava albüm, kıyak bir yemek, vs. sağlanmadan sadece “haber değeri” gördüğü için bunu kullandı. Bunlar kayda değer pozitif örnekler (başka da yok zaten).


Negatif örnekler de var. Bunlardan sadece bir tanesini paylaşmak durumundayım. Yaptıkları bir televizyon programında konunun alternatif müzik piyasasına gelmiş olmasına rağmen, yüzyüze konuşmalarımızda ortaya koymaya çalıştığım fikirlere ne kadar destek verdiklerini söyleyen bazı “yakın çevre” insanlarının gerek Deli Fatma'nın Bilmeceleri, gerekse 2008 projesiyle ilgili tek bir laf etmemiş olmalarını da ibretle izledim. Tartışma sırasında “belki de şöyle şöyle şeyler yapmak lazım” önerisine teki de çıkıp “Demirhan Baylan bunları yapıyor” demediler. Bu noktada zeka düzeyi veya kötü niyet haricinde bir olasılık maalesef göremiyorum. Üstelik bu durum bana bilgi paylaşımının nasıl olduğuna dair üzücü bir delil sağlıyor. Web sitem sayesinde bana gelen mesajlardan anladığım kadarıyla, yaptığım çalışmalarda bir “değer” bulanlar, bunların nasıl olup da medyanın (en azından) ucundan bucağından bir yerinde yer bulamadığına şaşıyorlar. E doğru ya, o kadar müzik dergisi var. En azından buralarda bir iki satır çıkması gerekmez mi? Teknik olarak gerekir. Ancak sistem “fikirlerin değeri” üzerinden çalışmıyor. İşte size “fikirlerin” nasıl yeşertilebileceğinin yöntemleri (yeşertmekten kasıt banka hesabının yeşermesi de olabilir)...


Piyasaya yeni girecek veya hala çabalayan arkadaşlar için şu öneriler verilebilir;


Medyayla kavga etmeyin.” Bu bizzat “tartışmaya girmeyin” anlamına gelmiyor. Bu şu demek; tanıtımınızı yapın, her ele teker teker ürünlerinizi verin, sempatik olun, onlara kendilerini “değerli” hissettirin, gerekiyorsa yemeğe çıkarın, sürekli arayın, partilere davet edin, partilerinden eksik olmayın, genel trend ne ise fikirleriniz de o yönde olsun, mesela Baskın Oran'ı destekliyoruz diyorlarsa siz de onu destekleyin, kılçıklık yapmayın, dergilerin sahiplerini iyi bilin... Mesela şimdi isim verdim diye birileri benden nefret edecek. Birileri de illa ki aferim çocuğa diyecek. O aferim diyenlere de var burada bir torba lafım. Medyayla kavga etmemek demek onun kurallarına riayet etmek demektir. Eğer bunu yapamıyorsanız zaten kavga ediyor olarak algılanırsınız. Ancak medyanın kurallarına riayet edebilenler adamdır, onların ürettikleri eserdir, onlar “değer”dir. Eğer yeterince riayet edebilirseniz her nev'i saçmalık “değer” kazanır. Medyanın başlangıç ve bitiş noktası bu riayettir. Gerisi önemsizdir, zira bu başlangıç kuralı sizin anlayamadığınız amaçlarca kullanılma fermanını imzalamanız demektir. Medya yarın kendisini eleştireceğinden şüphelendiğine baştan kredi açmaz. Ancak bu yolda seçtikleri hemen herkes de ilerleyen zamanla ihanetini sergilemekten geri kalmaz. Yani aslında medya en başta verdiği “korkak” kararla kendi bindiği dalı keser. Oysa en güvenilir kişiler ne söyleyecekleri belli olmayanlardır. Çünkü ne söyleyecekleri belli değildir ve bu “güvenilir” bir durumdur. İnsan denen mahluktan aksi yönde bir sadakat beklemek, köle aramak demektir ki bunu da anca korku mekanizmalarıyla yapabilirsiniz. O da birikimler sebebiyle ilk fırsatta sizi sırtınızdan vurur.


İmza kampanyalarına katılmaktan çekinmeyin.” Size ne uzatıyorlarsa imzalayın. Konu hakkında araştırma falan yapmayın, zaten yakın çevrenizden öğreneceğiniz iki üç temel slogan hemen hemen bütün tartışmalardan galip çıkmanıza yeterli olacaktır. Zaten siz bir “sanatçı” olarak fazla da bir öneme sahip olmadığınız için vereceğiniz imza sadece kampanyada kalabalık yaratmak için kullanılacaktır. Bu sebeple de daha sonra kimse size “niye?” diye sormayacaktır. Dinleyicileriniz de zaten sizi fikirleriniz için değil, maymunluğunuz için sevdiğinden hayran kitlenizde de bir düşüş olmayacaktır. Aslında hayran kitleniz sizin nereye imza attığınızla ilgilenmez. Ancak verdiğiniz imza size yeni medya kapıları açacaktır. İşler sarpa sararsa “valla bilmiyordum, ben sadece bir şarkıcıyım” diyebilirsiniz ve kimse sizi kınamaz. Zira gerçekten de sadece o'sunuz.


Bayraktarlık yapın.” Gerçek sanatçı bu işe yarar. Herkes bilir ki “sanatçı” en kolay sırtı sıvazlanarak satın alınabilir. Genel trendleri mutlaka takip edin. Zengin ve meşhur olmak için mutlaka ve mutlaka futbolla ilgilenin. Takım marşları, senfoniler yazın. Hem para kazanırsınız, hem de adam yerine konursunuz. Yarın bir gün nehir başka yere doğru akmaya başladığında da bunları kimse hatırlamaz zaten. Tekrar ediyorum... mutlaka futbolla ilgilenin. Her fikrin bir bayrağı vardır. Bayrağı yoksa fikir değildir. Bayrak peşinde olun.


Önce taraf olun, sonra taraf değiştirin.” Kazanç her zaman “transfer”dedir. En çok para yapan hareketler aydınlanma hikayeleridir. Tövbekar olmaktır. Doğru yolu bulmaktır. Diğer tarafın bunu ihanet olarak algılamasına aldırmayın. Eğer birileri tarafından ihanet olarak algılanabilecek bir hareketiniz yoksa “değer” üretmemişsiniz demektir. “Değişim hayatın yegane gerçeğidir” derler. Değişin... ama akıllı değişin. Dejenere bir mankenken, dini bütün bir hidayete ermişe evrimleşin. Ya da çağdışı bir müslümanken aydınlanmış bir modern olun. Kafayı kullanın...


Mutlaka politik duruş sahibi olun.” Bu genelde sizin tercihiniz olmaz. Nerede doğduysanız, nasıl bir altyapı vermişlerse size, mecburen orada olacaksınız zaten. Bunu eşelemeyin. Kendi kendinize düşünmeye falan kalmayın. O sizin işiniz değil. Hadi bir yanlışlık yaptınız, düşünmeye kalktınız diyelim... SUSUN! Aldığınız paraya, gittiğiniz partilere, verdiğiniz konserlere, yattığınız kişilere falan bakın. Bakacak çok şey verecekler size... Baktınız hala bir sıkıntı var içinizde, o zaman sarhoş olun geçer. Sizinle aynı sözümona politik çevreden olanları “eleştirmeyin”. Yoksa onları “sevmediklerinizi” düşünürler. Onları yetenekli, değerli, vazgeçilmez hissettirin. Onlar ki herşeye muktedir ve her konuda olağanüstüdürler. Bunu kabullenin. Kapatın çenenizi. Yükselmenin yegane koşulu “itaat”tir. Ne kadar itaat, o kadar mevki... sonunda bir partiden teklif almanız kaçınılmazdır. Koşulsuz itaat, maksimum güvenilirliktir. İtaat yeteneğiniz geliştirin. Partilerden feyz alın. Lider her zaman haklıdır. HER ZAMAN! Ön teker nereye giderse, arka teker de oraya gider. Aynen öyledir. Sanat dünyası, fikir dünyası da aynen öyledir. Bu işle iştigal eden liderler vardır. Kimler olduklarını zaten bilirsiniz. İtaat edin. Kimi imparatordur, kimi kraliçe... Biliyorsunuz işte. Ama onlar da birilerine el pençe divan dururlar. Yani onları aşmak istiyorsanız kimi tavlamanız gerektiğini bilmeniz lazım. Elbette ki kimse size kime el pençe divan duracağınız bilgisini vermez kolay kolay. Bunu sizin keşfetmeniz lazım. Herkes 1 numarayı arar (!) Her işin 1 numaraları vardır. Ama 1 numarayı herkes bilmez. Kim olduğunu öğrenmek zaman, emek ve sabır ister. Bu yolda başarı sizin itaat gücünüzle doğru orantılıdır.


Parayı takip edin.” Şu aralar en çok para yapan kavramları destekleyin. Mesela Avrupa Birliği... destekleyin veya desteklemeyin. İkisi de para ediyor. Futbol... destekleyin. Köşeyazısı falan yazın. Seks... her zaman para eder. Seksi olun. Her an sevişecekmişsiniz gibi dolaşın. Din... Mevlana'dan şaşmayın. En orta nokta odur. Ama namaz kılmaya başlarsanız ve bunu bağıra bağıra yaparsanız daha da iyi. Sakın gizli gizli “inanmaya” kalkmayın, para etmez. Aynı şekilde ateistseniz bunu bağıra bağıra yapmanızda fayda var. Ormanda bir ağaç devrilse ve onu duyacak kimse yoksa ses çıkarmış olur mu? Bağırmayana meme yok. Her ne yapıyorsanız bağıra bağıra yapın.


Vaktinizi haddinden fazla üretimle geçirmeyin.” Dünya krizinin asıl sebebi üretim fazlası değil mi? Zorlamayın... iki, üç kıytırık ürün işinizi görecektir. Vaktinizi “malınızı” pazarlamaya ayırın. Sanatçılar için “pazarlama” sosyal hayattır. Erkekler için; mümkün olduğunca bol hatun kişiyle ilişkiniz olsun. Diğer zavallı ölümlüler bunun zevk olduğunu sanırlar. Oysa bu bir ticari yatırımdır ve bir süre sonra da oldukça sıkıcı bir hal alır. Ne kadar çok mavi boncuk dağıtırsanız o kadar çok müşteriniz olur. Üzerinizde ne kadar çok “kadın rekabeti” yaratırsanız (inanın bu oldukça kolay bir şeydir) alıcınız da o kadar çok olur. Ressamsanız daha çok alıcınız, müzisyenseniz daha çok dinleyiciniz olur... kadınların gittiği yerlere erkekler de akar (çaktınız mı köfteyi?). Kadınlar için; bilmiyorum... vardır onların da taktikleri herhalde.


Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma fikriyle barışın.” Barışın ki sisteme entegre olabilin. Rahat kullanıma açın kendinizi. Sosyal hayat içinde “işlev” sahibi olun. Daha önemlisi işlevinizi kendiniz belirlemeye kalkmayın. Bırakın sistem sizin için yapsın onu. Zevkle yapar. “Evet” demeyi öğrenin. Sanatçı evet diyendir... “Sanatçı başkaldırandır” yalanına inanmayın. Gerçekten de yalandır. Nereye kaldırıyorsun o başı? Kaldırıp kaldırabileceğin baş belli... Eğer kalkacak bir baş varsa söylerler sana nasılsa. Buna “teklif” gelmesi deniliyor.


Fikir ithal edin.” Kendi kendinize fikir yumurtlamaya cüret etmeyin. Küreselleşme falan, yemeyin bu numaraları. Üçüncü dünya ülkesinde olduğunuzu unutmayın. Haddinizi bilin demeyeceğim, zira bildirirler. En azından nefes alamaz hale getirirler. Aklınıza yanlışlıkla bir şey gelirse BEKLEYİN... bekleyin ki makbul biri tarafından yapılsın önce. O makbullerin kim oldukları da belli zaten. Uyum sağlayın... Küreselleşmeye uyum sağlayın (ne demekse artık), Avrupa'ya uyum sağlayın, BOP'a uyum sağlayın, Avrasya'ya uyum sağlayın, uyum sağlayın bir yerlere işte. Hiçbiri olmadıysa anarşizme uyum sağlayın... o da güzel para yapıyor bu aralar. O da olur. Sonuç olarak uyum sağlayabileceğiniz bir fikri ithal edin. Fikir önderi olmak budur.


ŞAKA... ŞAKA... Tüm bunlar kötü bir şaka.


Şimdi sıra özeleştirde...


Şu satırları okuma nezaketini gösteren size belki de hiç söylememem gereken bir şeyi söyleyeceğim. Öncelikle niye söylememem gerekiyor onu açıklayayım. Meslek icabı günümüz koşulları bizzat “sanatçı” olarak “ürün” olmamı gerektiriyor. Yani yaptıklarımdan ziyade bizzat ürün olarak “ben” önemliyim. Bunun içinde görsel olarak ne vaat ettiğimden tutun da, neler düşünüyorum, olaylar karşısında nasıl reaksiyon veriyoruma kadar hepsi dahil. Sonuç olarak da birincil olarak giyinmeme, dik duruşuma, konuşma tarzıma vs.vs. dikkat etmem gerekiyor. İşin sırrı burada... “Hayran olunacak bir obje” olmak zorundayım. Bunu sağlayabilmek için her yalan makbul görünüyor. Diğer meslektaşlarım da aynı durumdalar. Bu sebeple klipler çekiliyor, giyim tarzları, saç stilleri belirleniyor... yani “show business” devam ediyor. Sonuç olarak çizilmesi gereken her zaman bir “başarı” tiplemesidir. Çünkü sizler, yani “halk” bunu istyorsunuz. Hepiniz başarılı olmak istiyorsunuz. Zengin olmak istiyorsunuz. Kral olmak, kraliçe olmak istiyorsunuz. Belki bu yazıyı okuduğunuz kısacık süre içinde birazcık da olsa sizi ikna edip başka yönlere çekmiş olabilirim. Ama yazı bitecek ve normal hayatınıza dönüp yine “başarılı” olma çabanıza devam edeceksiniz. Bu yolda da kendinize kabul edebileceğiniz “başarılı insan” profillerinden seçimler yaparak kendinize yol çizmeye çalışacaksınız. Ben de farklı değilim. Ben de ister istemez belli profil seçimlerimi yapıyor ve kendi “başarı” kavramımı tanımlamaya çalışıyorum.


Dedim ya mesleğim “başarılı görünmek” diye... yoksa “hayran” olmayacaksınız. Albümlerimi almayacaksınız, konserlerime gelmeyeceksiniz. Bu sebeple asla yapmamam gereken birinci şey “gerçeği” söylemek. Ancak gerçek şu ki ben şu genel yargıların içinde “BAŞARISIZIM”. Yok canım, hayır, hayır... Aman Allah'ım ben kaç dakikadan beri başarısız birinin yazısını mı okuyormuşum??? dediniz mi yoksa? Dert değil... bu kadar okudunuz biraz daha sabredin, az kaldı.


Evet ben başarısızım. Bunu babam da söylüyor. Çok istiyor başarılı olmamı. Ben de istiyorum başarılı olmayı. Ancak sizin yardımınıza ihtiyacım var. Senelerden beri iyi kötü Türk müzik piyasasının bir köşeciğinde kendi yağımla kavrulup duruyorum. Aptal, kötü niyetli, tembel, yeteneksiz, vizyonsuz, umutsuz, art niyetli, cahil, üçkağıtçı olduğumu sanmıyorum. Bunlar iyi taraflarım... Şimdi size bir iki soru...


Kendimi başarılı hissedebilmem için neler gerekli?

Şu üç kavramdan veya türevlerinden bir veya birkaç tanesi herhalde;

Güç, Para, Sevgi


Güç, hayatta kalmanın bir türevi olarak günümüz dünyasında birincil olarak kaba kuvvet, sonra da bilgi olarak temsil ediliyor. Kaba kuvvet sahibi olabileceğim bir sosyal yapıda yetişmedim. Üstelik vücut geliştirici veya karate adamı da değilim. Bu beni zorunlu olarak enformasyon yaratığı olmaya itiyor demek ki. O halde daha çok okumam, çalışmam lazım. Ancak her ne olursa olsun yaptığım birikimi gerçek gücün emrine vermem lazım ki “başarılı” olabileyim.


Para, beslenmenin bir türevi olarak kendini üretim ve tüketim ilişkilerinde gösteriyor. Demek ki bu yolda başarılı hissedebilmemin yegane koşulu üretim/tüketim ilişkisini iyi anlamamdan geçiyor. Teknik olarak tüketilebilecek malı üretiyor olmak beni iyi bir kapitalist, üretemiyor olmak da sistem değişikliği peşinde ve bunu halkların yararına istediğini iddia eden bir sosyalist yapar.


Sevgi, üremenin bir türevi olarak kendini ağırlıklı olarak başarılı olmak, hayran olunmak, sağlıklı, zeki, çekici olmak gibi kavramlarda ortaya koyuyor. Bu yoldaki doğal silahların başında görünüm ve konuşma geliyor elbette. İyi görünüp, iyi laflar edersem geri dönüşler sayesinde başarılı hissetmem mümkün demek ki. Ancak burada bir kısır döngü var. Sevildiğimden dolayı başarılı hissetmek mi, yoksa başarılı imgesi yarattığım için mi sevilmek? Yumurta tavuk burada işte...


Teknik olarak güç veya para sahibi birisinin başarısından bahsedilebilir. Ancak bunu sevgi için söylemek tam doğru olmayabiliyor. Çok sevilen başarısız bir insan olabilir mi? Ya da belki başarısız olduğu için çok seviliyor olabilir mi? Sevgi konusu karman çorman...


Şurası kesin ki güç ve para sahibi olmak gerçek sevgiye yol açmak zorunda değil. Ancak belirli bir sevgi ilüzyonu yaratabileceği de kesin. Eh şu hayatta bu kadarına da şükür diyebiliriz. Demek ki başarılı olmak kavramını güç ve parada aramak gayet rasyonel. Dediğim gibi güç konusunda, yani salt güç konusunda yapabileceğim ne olabilir ki? Elimde bir tek “bilgi” gücü kalıyor. Onu da belirli bir “salt gücün” hizmetine vermek koşulu ile... Bu uygulama sayesinde “başarılı” görünmek ve bir noktaya kadar da “başarılı hissetmek” mümkün gibi. Evet okuyucu, sıra sende... hangi gücü tercih edersin? Hangi maske altında “başarılı” ayağına yatayım? Mesela hangi üniversitede hoca olayım? Hangi yayınevinden kitaplarım çıksın? Hangi kampanyalara imza atayım?


Para için ise bizzat üretim şemaları devreye giriyor. Nispeten çok daha dürüst bir ortam tabii ki. Bu koşullarda “başarılı” olmak için nasıl müzik yapmam gerektiği ortada. Yeter ki tarzı belirleyelim. Her tarzın da vaat ettiği maksimum para miktarı belli. Müzik piyasası sallanıyor, taşlar yer değiştiriyor tabii ki. Eskiden bunu belirlemek daha kolaydı. Bundan sonra yeni dünya düzeni içinde, yeni kurallar çıkacak. Okuyucuya soru; hangi türle kazanayım o parayı? Ne kadar başarılı olayım? O parayı da kolay kolay vermezler adama. Hangi oyunlara gözlerimi kapayayım?


Birini patakladınız mı “başarılısınız”. Ayrıca zenginseniz de “başarılısınız”. Zira bununla başkalarını “açlıkla” pataklayabilirsiniz. Demek ki sevginin başarı kabul edilebilmesi için de başkası üzerine bir yaptırım uygulayabilmesi gerekiyor. Bizzat sevgiyle dövemiyoruz. O halde yansıtma gerekecek. Bir şeyin sevilebilmesi için eşit ağırlıkta başka bir şeyden “korkulması” gerekiyor. Nefret değil, korku.


Anlaşıldı... korkmamız gerekiyor.

İşte başarılı olmanın sırrını keşfettim.

Başarısızım diyorum, korkmayın benden.


“2009'da herkese başarılar” diyeceğim, ama bilemedim şimdi... :)

26 Aralık 2008, Demirhan Baylan