28 ARALIK 2008


Ben Faşist miyim?

Birkaç haftadan beri Taraf gazetesinden Rasim Ozan Kütahyalı'nın yazılarını takip ediyorum. Bizzat benim de içinde olduğum bazı oluşumlara getirdiği yorumlar ilgimi çekti ve beni düşünmeye sevk etti. Öncelikle getirdiği yorumların hepsine katılmamakla birlikte fikirlerini oldukça net bir şekilde ortaya koyduğu için çok memnun olduğumu, bunlardan faydalandığımı belirtmek isterim.

İnsan olarak huyumuzdur; ucu bize dokunmadıkça hiçbir şey ilgimizi çekmez. Bu gayet normal bir insan davranışıdır. Aksi takdirde yaşamamız mümkün olamazdı. İlla ki öncelikler sıralaması yaparız. Öncelikler sıralamasında her zaman ve her zaman hayatta kalma birinci sıradadır. Hayatta kalamamanız halinde gerisi zaten palavradır. Eh, ölüsünüzdür artık. Dünya üzerinde de sayısız sorun var. Birey olarak hepsine de yetişmemiz beklenemez. Elimizden geldiğince, önceliklerimize göre sorunlarla başa çıkmaya çalışırız. Tartışmalarda en çok kullanılan yöntem de karşı tarafın bu ulaşamayacağı noktaları tespit ederek “ilkeler çerçevesinde” puan almaktır. Tartışmalar öyle noktalara gelebilir ki Endonezya depreminden sorumlu tutulabilir ve uygun bir sıfatla itham edilip, yargılanabilirsiniz. Sonra da boğdurulup, deriniz yüzülebilir. Arkanızdan da heykel dikilebilir. Bunun muhtelif türevleri olmuştur, olacaktır.

Sayın Kütahyalı'nın gündeme getirdiği sorunlar, saptamalar da demek ki kişisel olarak benim öncelikler sıralamamda hatırı sayılır bir noktaya gelmiş ki oturup yazılarını inceleyip, bu konu hakkında yazmaya vakit ayırıyorum. Benim arkamda bir takım firmalar, organizasyonlar, oluşumlar falan olmadığı için teknik olarak “yokum”. Bu yazının da “taraflar tarafından tarafsızca” okunacağı da oldukça küçük bir olasılıktır. Ancak ben de, bu aralar A=A'ya dayanarak kurguladığım küçücük dünyamda fikirlerimi paylaşmayı uygun görüyorum. Ki bu son cümleyi de yeteri kadar takip ederseniz ne yapıp edip “amaca uygun” fikri platforma oturtmanız gayet mümkündür.

Anlaşılan odur ki; yakın bir zaman içinde fikri bir odak olacağı anlaşılan Habertürk'ün taze kanları değere binmiş durumda. Ve ilerleyen zamanlarda, gizli ajandalar çerçevesinde nasıl roller üstlenmeleri gerektiği konusunda gerekli uyarılar, dersler verilmeye başlanmış. Medyatik figürler her zaman “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” için kullanıldığından dolayı, Nejat Yavaşoğulları'na, Harun Tekin'e ve ismi geçen diğer medya karakterlerine yapılmış ithamları ister istemez kendi üstüme alınıp, öyle düşünmeye ve kendimi yargılamaya karar verdim. Öyle ya... ben de bir nev'i “bizim çocuklardan” sayılırım (en azından bir zamanlar öyleydim, artık ipleyen yok).

Sayın KütahyalıSen de kimsin kardeşim?” diyebilir. Demesin. Aksine, en azından bir kişiyi kendi kendini sorgulamak konusunda ikna edebildiği için (ulaşmaya çalıştığı hedef her ne ise) başarı elde etmiş olduğunu düşünsün isterim. Belki Harun Tekin hemen savunmaya geçiyor ama en azından burada söylediklerinin bir bölümünde haklılık gören ve bu yüzden kendi kendine şu soruyu soran biri var;

Ben faşist miyim?

Hatta bu soruyu sormak da yetmez. Bizzat şahit olduğum örneklemelerle Sayın Kütahyalı'ya birkaç koz daha vereceğim. Bakalım bunları nasıl bir hikayecilik içinde mantıksal “doğrusuna” oturtacak.

...Yavaşoğulları ise ideolojik yapısı oturmuş bir Kemalist/nasyonalist. Öte yandan Somay’ın cemaatçi bir zihniyetle kayırmaya çalıştığı gibi Yavaşoğulları bir zamanlar tam özgürlükçü-demokrat bir adamdı da, ahir yaşında bir anda böyle olmuş değil... Yavaşoğulları her zaman özünde böyleydi.” (“Sen, Ben, Bizim Oğlan Solculuğu”, R.Ozan Kütahyalı, 24.12.2008, Taraf)

Ahmet Kaya gibi çok değerli istisnaları hariç tutarsak bu tablo Türkiye için maalesef tamamen palavra...Türkiye’de kendince “sistem-karşıtı, muhalif ve solcu” tavırda olan sanatçılar genelde Batı’daki trendler öyle olduğu için, öyle olmanın iyi PR getireceğini hissettikleri için öyle olmuş kişiler...” (“Faşist Sanatçılar Ülkesi”, R.Ozan Kütahyalı, 06.12.2008, Taraf)

Sayın Kütahyalı belli ki bir Ahmet Kaya hayranı. 90'lı yılların başında Ahmet Kaya biz Etiler'deki Star 88 isimli klüpte çalarken (eski bir Bulutsuzluk Özlemi üyesiyim) sık sık gelir, rakı sofrasını sahnenin hemen önüne kurdurur ve sürekli bağırarak “Cezaevinde Bayram Görüşmesi” isimli şarkıyı isterdi. Bir tek sahneye meyva tabağı göndermediği kalmıştı. Nejat Yavaşoğulları ile birbirlerini pek bir severlerdi. Hatta Nejat, Bedri Baykam'la birlikte evini ziyaret ettikleri sırada Ahmet Kaya'nın onları tabancayla nasıl korkuttuğunu anlatmıştı. Kendini vurur gibi yapmış. Detaylarını Bedri Baykam'a sorun. En çok o korkmuş. Sonra da kendi vurduğu av hayvanlarından içi doldurulmuş bir kuş (ördek miydi yoksa?) hediye etmişti. Nejat açısından bu oldukça zor kabul edilmiş bir hediyeydi. Zira Nejat hayvan katliamından pek de öyle hazeden birisi değildir. Evde bu hediyeyi dolapların birinin üstüne görünmeyecek bir şekilde sakladığını hatırlıyorum. Herkes yargılarını kendi anıları çerçevesinde veriyor. Benim aklımda kalan Ahmet Kaya böyle biriydi. Şiddetle barışık biri... hiç de öyle sizin söylediğiniz gibi barış adamı değil. O zamanlar benim anlayamadığım bir şeylere inanmış, başkaldırdığını söyleyen ve savaşan birisi.

Daha 20'li yaşlarımın en başında çiçeği burnunda bir bas gitaristtim. Konserler, etkinlikler hep solcular tarafından düzenleniyordu ve ben de solcu olmaktan böylelikle memnundum. Barış falan... biliyorsunuz işte. Vaktimin büyük bölümünü Das Kapital okumak yerine müzik çalışarak geçirdim. Sonunda da iyi bir müzisyen oldum. Bunun bir önemi olmadığını biliyorum... sadece söylemek hoşuma gidiyor. O zamanlar para mara kazanamazdık. Sonra 1995'te para gelmeye başladı ve grup dağıldı. Sayın Kütahyalı 1995'te Bulutsuzluk Özlemi'nin orijinal kadrosundan ayrılanların birinin Rum (Filip Sümbülkaya) diğerinin Amerikalı (Richard Hamer) olmasını acaba Nejat'ın grupta etnik bir temizlik yapmış olması olarak mı algılayacaktır? Bakın ne güzel kozlar veriyorum... Hayır. Sebep paranın bölüşümüydü. Bir sınıf savaşı yaşadık (!). Grup dağıldı. Tabii ki bu dağılış sadece gruptan ayrılanlara koydu. Daha sonraları o sınıf kavramıyla barışık ve grubun arkasından etmedikleri laf kalmayan ne kadar müzisyen varsa bu grupla çalışmıştır. Bu dinleyicilerin de umrunda değildi zaten. Yani halk için değişen hiçbir şey olmadı. Onlar kafa çekmeye, eğlenmeye devam ettiler.

Öte yandan “Sanatçı olmak başkaldırmaktır, muhalifliktir” gibi bir ezberi de var Türk sanat camiasının.” (“Faşizan Cinnet, Sanatçılar ve Atatürk”, R.Ozan Kütahyalı, 27.12.2008, Taraf)

Ne güzel söylemiş... hakikaten de böyle bir durum var. Ama Sayın Kütahyalı da sanatçılardan böyle bir tavra devam etmelerini beklemiyor mu? Ama başkaldıran, muhalif olanın kendisi olduğunu düşündüğü için onun yargılarına göre davranılması gerekecek... işte zaten sorun da bu.

Bu hastalığın adı: Cemaatçilik... “Bizim” taraftan gelen kişileri, “biz” ne olursa olsun koruruz zihniyeti bu toplumda çok yaygın...” (“Sen, Ben, Bizim Oğlan Solculuğu”, R.Ozan Kütahyalı, 24.12.2008, Taraf)

Nefis söylenmiş. İsmi “Taraf” olan bir gazetede bu özeleştiriyi okumak keyif verdi. Ne deniyordu buna? İroni? Yalnız bu noktada biraz açıklığa ihtiyaç var. Şöyle ki;

Eleştirdiğiniz insanlar maalesef böyle bir cemaatçilik içindeymiş gibi gelmiyor bana (yani en azından tam olarak değil). Üstelik kullanılması gereken kelime “cemaat” değil “klik” olmalı. Daha “Avrupai” oluyor o zaman. Nejat Yavaşoğulları senelerce Ada Müzik'ten solcu solcu albümler yaptıktan sonra gayet rahat bir şekilde Universal'den albüm yapmıştır. Bu acaba onun cemaatten atıldığının, ayrıldığının bir göstergesi midir? Üstelik bu ayrılışın bedeli de olmuştur. Ada Müzik cemaati daha sonraları Pasaj adı altında Mor ve Ötesi'ni meşhur etmiştir. Mor ve Ötesi de bu cemaatten ayrılıp kendi yolunu çizmeye kalkınca aynı bedel onlar tarafından ödenmiştir. Bülent Ortaçgil, Bülent Somay onlar da zamanının Ada Müzik sanatçıları... İnsanın aklına garip sorular geliyor. Acaba bu kadar müzisyen Ada Müzik camiasından uzaklaşınca mı faşist oldular diye merak ettim. Mesela gazetenizin yazarlarından Mehmet Güreli (-ki kendisini çok severim) hala Ada Müzik'tedir ve faşist değildir. Acaba bunlar birer rastlantı mıdır?

Sadece anlamaya çalışıyorum... nasıl bir cemaatten bahsediyoruz diye. Mesela ben, Bulutsuzluk Özlemi'nden ayrıldıktan sonra bu “cemaatten” hiçbir destek görmediğimi itiraf edeyim. O kadar seneden beri bu işlerle uğraşırım ama hiçbir faydalarını görmedim. Dahası dinleyicilerinden de bir fayda görmedim ki asıl önemli nokta budur. Bulutsuzluk dinleyicisi için grubun diğer elemanları, politik duruşu, verdikleri imzalar, katıldıkları yürüyüşler falan önemli değildir. Bulutsuzluk bir “Rock” gurubudur. Hep öyleydi. “Acil Demokrasi” bir “Rock'n Roll” şarkıdır. Hep öyleydi. Acil demokrasi diye dans edildi hep. Acil Paleontoloji de olabilirdi adı. Saçmalık sanatçılara olmadık görevler yüklemekte. John Lennon her zaman “ticari” bir değerdi. Hala reklamlarda görürsünüz. Sanatçıların verdikleri “mesajlar” konjonktüreldir, piyasa şartları tarafından belirlenir. Aksi mümkün değildir. Çünkü mesajların ulaştırılabilmesi için bir çok kişiden, yerden onay almaları, desteklenmeleri, üzerlerine para yatırılmaları gerekir. Üstelik “halk” ne dinleyeceğine kendi karar vermez. Sanat işinde arz-talep diye bir şey yoktur. Sadece arz vardır. Geleneksel olarak “sanatçı” kafasına göre arzeder. Ona da sanat denir zaten. Çoğu zaman da yaptıkları öldükten sonra değere biner. Çünkü kafasına göre arzedenden herkes nefret eder. Ölümünü beklerler faydalanmak için. Ama bunun muhtelif bilinen faydaları sebebiyle artık bu iş firmaların elindedir. Neyin arz edileceğine onlar karar verir. Sanatçı mastürbasyonu peşindeki bir çok gariban da bu firmaların peşinde köle olur. Halk da kölelerin arasından köle seçer. Aynı kavramlar çerçevesinde bir çok kişi ve ürün sunulur. Böylelikle insanlara seçme hakkı verildiği ilüzyonu yaratılır. Üstelik bu rekabeti de artıracağı için kalitenin yükselmesine yarar. Sex Pistols'ın “anarşistliği” onun “satılabilirliği” ile orantılıdır. Üstelik sanatçıların söylediklerine gençler bile inanmaz. Gençler burada sistemin patternlerini ve en iyi ihtimalle nerede en az kölelik olduğunu öğrenirler. Onlar da ancak çok uyanık olanlarıdır. Bazı sanatçılar da kendileri firmalaşmaya cüret ederler ki büyük abilerin en nefret ettiği şey de budur. Ellerinden oyuncakları alınmış gibi hissederler.

Sayın Kütahyalı'nın tüm bunları çok iyi bildiğine eminim. Ama o da aynı oyunun içinde sayısal çoğunluk elde etme peşinde belki de. Sanatçıları da kullanmanın “sırt sıvazlamak, satın almak ve korkutmak” ana başlıklı formüllerinden birine başvuruyor gibi. Mor ve Ötesi çevreci takılacak ama 6 silindirli Alfa Romeo'suyla da gezecek. Yani hem kariyer yapacak hem de çocuk. Ne habersin ne Türksün diyecek işi kapacak. Becerebildiklerince cemaatleşmeye çalışacaklar. Muhtelif ticari sebeplerle arkadaşlarına albüm yapacaklar. Eurovision'a çıkacaklar. Ve ancak iş sıkıya gelirse sanata sığınacaklar. Ne var bunda? Bu saydığımız isimler müzik insanları. Söylediklerini zaten ciddiye alan yok. İnsanlar onların verdikleri partileri, konserleri seviyorlar. O bilmem nereye attıkları imzaları sadece bizzat “güç oyunu” içinde olanlar seviyor ve bunun karşılığında da PR ve para vaat ediyorlar. Yeteri kadar sırt sıvazlarsanız ve para verirseniz Kıraç da Taraf gazetesinde yazar, eğer isterseniz. Tahminen biraz pahalı olacaktır. Erkin Koray MHP'ye katıldı diye saygınlık yitirmez. Aylin Aslım bir şeyler imzaladı diye de büyük sanatçı olmaz. Üstelik hayır işleri yapmak bu ülke sanatçısının asli görevi gibidir... Haluk Levent'i hatırlayınız. Bu “iyiliksever melek” kariyerini neredeyse bu iyilik konserlerine borçlu. Cem Karaca'yı hatırlayın. Solculuktan neler çekti? Bir de Barış Manço'yu hatırlayın. Senelerce karizma bozulmasın diye konser bile vermemiş Orhan GencebayDışbank reklamında seyretmedik mi? Müslüm Gürses efsanesi nasıl yıkıldı? Velhasılı kelam müzik dünyası, müzisyenler böyledir işte. Karmaşık, renkli ve kendi belirsiz kuralları içinde... Halk hiçbir şey bilmiyorsa da bunu çok iyi bilir ve sanatçıyı hangi düzlemde değerlendireceğine iyi karar verir; sadece müzik düzleminde. Belki bu sebeple çalgıcıya kız vermek istemezler.

Faşist sanatçılar ülkesi / Faşist rockçılar ülkesi / Faşist tiyatrocular ülkesi” (R.Ozan Kütahyalı'nın makale başlıkları)

Nedir bu faşistlik?

Küfür olduğunu biliyorum. Kötü adamlar olduklarını biliyorum. Ama ne yapar bunlar? Teknik olarak Mussolini'nin sınıf savaşını reddeden doktrini değil mi bu? Sınıf savaşını reddetmek??? Faşist olmak... Bu “sıfat” o kadar çok kullanılıyor ki insan ister istemez merak ediyor. Açtım baktım neymiş bunların meşhur sloganları diye; “İnan, itaat et, savaş” mesela. Demek ki faşist damgası yememek için yapabileceğimiz tek şey “inanma, başkaldır, barış”. Mesela örnek olarak İslam'a ters bu. Bu noktada lafı fazla uzatmamak lazım herhalde... benim anladığım o ki “faşist” damgası diş geçirebildiğimize vuruluyor. Yoksa “inanç özgürlüğü” deyip geçiyoruz.

12 Eylül malzemesi bu açıdan bahsettiğimiz solcu insan modelini çok rahatlatıyordu. “12 Eylül faşizmi”ne yüksek sesle, bağırıp çağırarak karşı çıktıkça “muhalif” gözükme dürtüleri tatmin oluyordu...” (“Sen, Ben, Bizim Oğlan Solculuğu”, R.Ozan Kütahyalı, 24.12.2008, Taraf)

Doğru... ne var bunda? Tehlike geçtikten sonra kahramanlık yapmak gayet karlı bir iştir. Kişisel olarak ben 12 Eylül'den niye bu kadar nefret edildiğini hala anlamış değilim o ayrı. Diyorlar ki Amerika yaptırmış ihtilali. Eğer öyleyse biz salakmışız demektir. Salaksanız ihtilal de yaparlar, başka şeyler de. Bu kadar cahilliğimle gördüğüm şudur ki 80'den önce birbirimizi vuruyorduk. Sonra da ihtilal oldu. Birbirimizi vurmasaydık da ihtilale bahane olmasaydı. Geçmiş olsun. Sonra da 12 Eylül'ü birileri para kazanmak için kullandı (aslında hemen herkes). Evet aynen böyle oldu. Bu toplum da onları alkışladı. Böylelikle ticaret oldu, sosyal hayat oldu... müzisyenler şarkı yazmayı öğrendiler, vs.vs. İyi tarafları da var yani. Elbette ki bunlar benim kişisel düşüncelerim. Şüphesiz Nejat da, Mor ve Ötesi de 12 Eylül konusunda benden tamamen farklı düşünüyorlar. Ancak benim analizim bu yöndedir.

Bulutsuzluk Özlemi yıllarımda muhalif olma dürtülerim falan tatmin olmuyordu. Sadece konsere çıkabiliyordum. Müzik yapmaya devam edebiliyordum. Ne zaman ki bu çığırtkanlıklardan vazgeçtim, hayatım karardı. Sadece müzik yapacağım dedim, kendi hikayelerimi anlatacağım dedim. Bir suratıma tükürülmediği kaldı. Demek neymiş? İlla ki dominant fikirlerden birinin bayraktarlığını yapmak zorundaymışım ki “adam olayım”. Oysa kahramanlık falan peşinde de değilim. Sadece müzik yaparak hayatımı geçirmek istedim. Birilerinin borusu olmadan. Ama bu yasak... Hala müzikal fikirler üretip, bunları insanlarla paylaşıp mümkünse de karnımı doyurmaya çalışıyorum. Oyunun kuralları bu üçüncü dünya ülkesinde çok belli. Ancak yine de aç kalmamak için kumpasa gelmeye niyetim yok. 12 Eylül'den nefret etmiyorum diye bana kapı açan falan da olmadı (tam aksine). Acaba bu durum benim de bir nev'i muhalif olduğumun göstergesi olabilir mi? Peki umrunuzda mı? Olması da mümkün değil... hepimiz kendi maceralarımızı yaşıyoruz. İşte bu yüzden o büyük solcu lafların hiçbir inandırıcılığı olmuyor. Eninde sonunda iş geliyor “Hangi davaya hizmet ediyorsun?” da kilitleniyor. Bu, çok büyük bir rahatlıkla bir yığın kişiyi faşist ilan eden Sayın Kütahyalı için de geçerli.

Peki, 1915 büyük felaketi noktasında bu ülkenin özellikle kitlelere daha kolay ulaşabilen sanatçıları ne yapıyor? (“Hepimize soruyorum... hangi taraftayız?”, R.Ozan Kütahyalı, 14.12.2008, Taraf)

Cahil sanatçıların en temiz sevilme ve para kazanma istekleri onları kullanıma açık hale getiriyor. Hele bir de içini “vicdan, insanlık” gibi kavramlarla doldurur, orada burada kendilerini “zeki, kültürlü, aydınlık” hissedebilecekleri, ortalama bir tartışmadan zaferle çıkabilecekleri birkaç slogan temin ederseniz iş tamamdır. Ortada rasyonel bir öneri olması önemli değil. Çünkü bu rasyonel öneri (-ki ortak bir tarih komisyonunun kurulması bana oldukça rasyonel geliyor) devlet tarafından “dikte” ediliyor. Aslında dikte falan yok. Adamlar kabul bile ettiremiyorlar, nerede dikte? Sorun burada önerinin devlet tarafından veriliyor olması değil mi? Oysa olabilecek en rasyonel çözüm bu. Ama devlet söylüyor ya karşı çıkmak lazım değil mi? Yoksa Allah korusun faşist oluruz, vicdansız oluruz. Dahası yüreği insan sevgisiyle yanıp tutuşan bir sanatçı olamayız... Sanatçı olamazsak da televizyona çıkamayız, konser yapamayız, albümümüz satmaz vs.vs. Ciddi? İşte bu sebeple hiçbir bilgi birikimimiz olmayan bir konuda sırf bize faşist demesinler diye sonuçlarını tahmin edemeyeceğimiz bir şeye imza atmamız bekleniyor. Üstelik de kafası futboldan gayetle bulanmış bu toplumun taraftar olma yeteneğine gönderme yaparak “hangi taraftasın?” sorusu eşliği ile.

Sayın Kütahyalı'nın yere göğe sığdıramayacağı bir “sanatçı” olmak için neler yapılması gerektiğini tahmin edebiliyorum sanırım. Ama sorun şu ki amaçları çok müphem. Ancak onu yine de ciddiye alıyor ve getirdiği eleştirilerin büyük bir bölümünün gerçekleri temel aldığını kabul ediyorum. Ancak bunları kendi hedefleri (neler oldukları meçhul) doğrultusunda eğip büküyor. Her gazete yazarı gibi. Üstelik aceleci bir tavrı var. Sanırım zaman içinde, değişimlerin ne kadar vakit aldığını, neleri değiştirip neleri değiştiremeyeceğini, yani yaptığı işte “kompozisyonu” daha iyi öğrenecek ve belki de dünya barışına katkılarından dolayı nobel alan bir yazar olacak.

Sanatçı olarak elimizin kolumuzun medya insanlarına bağlı olması ise en büyük sefalet.

İşim haricinde (-ki ses ve müziktir) cehaletim bu evrene sığmaz. En azından bu bilgi bile çoğu kapının suratıma kapanmasına yol açtı. Kapıların sonuna kadar açıldığı insanlardaki cahil arsızlığı ise herhalde paralel evrenlerin sonsuzluğunu ispatlıyor olsa gerek.

Hangi savaşın ortasındayız?
Bu yazı beni hangi tarafa koyuyor acaba?
Dahası umrunuzda mı?
Bacak aralarındaki, ceplerindeki hırslarından yakalanmış, söylenen herşeyi yapmaya hazır tarafların başlattıkları savaşın ortasında “
dur bir dakika, bu doğru değil” demenin ne faydası olur ki? Doğrunun ne olduğunu tanımlıyor taraflar. Böyle bir durumda “bireyden mi” bahsediyor taraf?
İşte tam bu noktada
“A=A” devreye girip, imdada yetişiyor.

28 Aralık 2008
Demirhan Baylan