28 Nisan 2008
Go With The Flow
Canım; Yani bu kadar indirgemecilik olur
Peki kabul... Doğu-Batı köprüsünün üzerinden hem oraya hem buraya şaşkın
şaşkın bakıyorum. İkilem yani. Belli ki daha çok Batı'ya bakıyorum. En
azından burada biraz taraf olmuşum. Ama hangi batıya bakıyorum? Yine bir
ikilem. Şimdi her zamanki gibi müzikal bir çerçeveden durumu tanımlayıp
anlamaya çalışacağım. Sanırım bu çaba beni şu andaki bazı kavramları,
oluşumları tanımlamaya götürecek.
Hikayeye (elbette ki aşırı indirgeyerek) iki eseri masaya yatırarak
başlayacağım;
1. La Mer; Orijinal adı Deniz, Orkestra
için Üç Senfonik Taslak... buraya dikkat besteci bunun Senfoni olmadığını
vurgulamış. Eserin bestecisi Claude Debussy
(1862-1918) bir Fransız, empresyonist (izlenimci), geç romantik, erken
modernist. Eser yazılmaya 1903'te başlanmış ve 1905'te tamamlanmış. İlk kez
sunulduğunda Debussy hali hazırda çok meşhur bir adamdı. Hareketli aşk hayatı da
oldukça gündemdeydi. Zaten bu eseri de hatun sorunlarıyla mecburen İngiltere'ye
kaçtığı dönemde tamamlıyor. Tüm bu magazinel ortamda eser hakettiği ilgiyi doğal
olarak görmüyor. Daha sonradan elbette ki 20. yüzyılın en önemli eserlerinden
biri kabul ediliyor. Hatta benim bu yazıma temel teşkil edecek biçimde bazıları
bu eserin modern müziğin başlangıç eseri olduğunu kabul ediyorlar.
2. The Rite of Spring; Yani Bahar Ayini.
Bestecisi Igor Stravinsky (1882-1971) bir
Rus... genel kabul Stravinsky'nin 20. yüzyılın en önemli, en etkileyici
bestecisi olduğu yönünde. Özellikle de bu bale eseri sayesinde. Bazıları için de
modern müziğin başlangıcı bizzat bu eserdir. Yazılma tarihi 1913'tür.
Modern müziğin hangi eserle başladığı çok da yerinde bir tartışma değil zaten.
Benim ilgimi çeken konu, bu iki eserin gerek içerik, gerek kompozisyon, gerekse
de bestecilerinin hayat tarzları itibariyle günümüz batı müziğinin en
temellerine ışık tutmaları ve de (benim açımdan) daha önemlisi bunun İstanbul
rock müzik camiası üzerindeki etkileridir.
İki eser de ilk kez Paris'te sunulmuştur.
La Mer, dönemin pop starlarından birinin
gümbürtülü aşk hayatının gölgesinde kalmıştır. Bahar Ayini
ise kavga çıkarmıştır. La Mer gerçekten de
oldukça romantiktir. Debussy döneminin
şartlarına gayetle uygun olarak Japonya'dan
ithal bir felsefenin etkisi altında (Ukiyo;
yüzen, sürüklenen dünya hayattan zevk almak için yaşamak) Monet'nin
tablolarını andıran bu eseri yazmıştır. Hatta ilk basımların kapağında da bu
felsefenin mihenk eserlerinden biri olan Kanagawa'nın Büyük Dalgası
isimli Hokusai imzalı ahşap baskı resim
kullanılmıştır. Bu tavra Hedonizm desek
abartmış mı oluruz? Diğer taraftan Bahar Ayini
bir Pagan rituelini anlatır.
Hristiyan dünyasında yarattığı şoku anlamak
mümkün. Temalarını Rus halk müziğinden
kotarıp, olabilecek en ritmik, saldırgan kompozisyonlarla kullanan bu Rus, her
nasılsa daha sonra Amerikan vatandaşı
olmuş, Disney'e film müziği yapmış,
elektronik, dizisel, otomatik piyano ve daha bir yığın halen müzik dünyasını
çekip çeviren konulara öncülük etmiştir.
Eserleri dinlediğinizde La Mer, kafam
güzel, takılıyorum hissi verirken, Bahar Ayini
sizi korkudan altınıza ettirir. Ancak iki eserin de ortak tarafı kökünü kilisede
bulan klasik batı müziğine uymayan
tarafı, Hristiyanlıkla hiçbir alakaları olmamalarıdır. Teki dinsiz,
diğeri Pagan'dır.
Günümüz pop/rock müziğinin köklerini Bahar Ayini'nde
aramak yanlış olmaz. Sadece bu eserde değil Stravinsky'nin
ortaya koyduğu hemen tüm çalışmalar şu anki popüler müzik dünyasının kullandığı
bütün araçların öncülü kabul edilebilir. Bence bu çok tuhaf bir durumdur. Zira
biz elbirliğiyle pop müziğin hedonizmin bir yansıması olduğuna inanırız genelde,
değil mi? O halde neden La Mer değil de,
Bahar Ayini? Vahşi metalci
arkadaşlar köklerinin Black Sabbath'ta,
Zeppelin'de veya daha da ileri gidip
Blues'da falan olduğunu sanmasınlar.
Bahar Ayini'ni bir dinlesinler :)
Serseriliğe olabildiğince uzak, disiplinli, planlı, çalışkan, vizyon sahibi bir
öğretmen bulacaklar orada. Oysa Debussy
diğer yanda yaşadığı bohem hayatla rock star omaya daha yakın gibi görünüyordu.
Batı tarzı pop ve rock müziğin gençleri hedonizme yönelttiğini düşünenlere bir
tüyo. Çok zevkli konular bunlar... müzikle nasıl yönetiliyoruz diye
düşünmeye sevkediyor.
Gelelim günümüze... şimdi size Korn'dan
falan örnek verecek değilim. Tavşanın suyunun suyunu bir şey zannedenler bu
yazıyı burada okumayı bırakınız. Vereceğim örnek elbette ki Trent Reznor
olacaktır. Dahası tüm agresfliğini Stravinsky'nin temellerini attığı bir
rüzgardan aldıktan sonra yaş ilerledikçe Debussy'e
kaydığını iddia edeceğim. 1999'da
çıkardığı albüm The Fragile'da benim
senelerden beri kafama takılan bir şarkının sonunda neye işaret ettiğini
2008 tarihli Ghosts
albümünde anladım. Şarkının adı La Merdi...
Trent Reznor kendini yeni müziğin
yeni yaratıcısı mı ilan ediyordu? Peki niye Debussy? Ne alakası vardı? Bu ne
demekti? Albümün Debussy ile hiçbir
ilgisini görememiştim. Yine o ritmik saldırganlık, paganizm, kan, şiddet, vahşet
devam ediyordu işte. Stravinsky çığlık çığlığa bağırmaya devam ediyordu.
Neredeydi o boşvermiş, teslim olmuş zevk?
Neredeydi morfin?
Ghosts'ta Trent Reznor'ın
Debussy'nin çayırlarında gezinmeye
başladığını hissediyorum. Hoşuma gitti mi? Evet hem de çok... Ama bu
enstrümantal albümün NIN hayranları
tarafından benimsenmesini oldukça güç buluyorum. Zira gördüm ki şiddet
kesinlikle zevkten daha güçlü.
Kısaca İstanbul'a döneyim. Bu kadar laftan sonra anlayana bir iki cümle kafi
gelecek nasılsa. Dergi kapaklarında Anne bak Gotik oldum
var artık. Manken şarkıcılardan gotik starlar yaratmaya çalışıyor bazıları.
Birazcık başardılar da... Keyifle izliyorum bu yaşanan ve zaten beklediğim
gelişmeleri. Hiç dövmem olmadı, makyaj yapmadım, o tarz kıyafetlerle de pek aram
yok ama sizi temin ederim müziğine aşinayım. Hem de uzun zamandan beri...
üstelik bu konudaki çalışmalarım da hala sürüyor. Ancak işin bir de İslam
boyutu vardır ki o konuya hiç girmeyeyim. Bu yazı anlayana zaten yeterince
açıklayıcı oldu. Diğerlerine de go with the flow canım
diyorum.