Demirhan Baylan

Giriş

2008 Projesi

Solo Çalışmalar

Bas Gitarist

Teknisyen/Prodüktör

Şarkı Yazarı

Makaleler

Müzik

Fotoğraflar

Video

Linkler

Hakkında

Makaleler


22Mart2009 - 3; Öyle Bir Kriz ki Sormayın Gitsin
13Subat2009 - PARTİ ZAMANI
07Subat2009 - NEDEN HAYAT?
13Ocak2009 - SESLE SEKS
02Ocak2009_EZİLEN EDEBİYATI
02Ocak2009 - NAZAR BONCUĞU
30Aralik2008 - EN EL DEMIURGOS
28Aralik2008 - BEN FAŞİST MİYİM?
26Aralik2008 - 2008; Bir Özeleştiri
25Aralik2008 - ÜÇ; Alternatif Karakter Analizi
22Aralik2008 - TEKNİK OLARAK
11Aralik2009 - SİZ NE DİNLİYORSUNUZ?
28nisan2008 - GO WITH THE FLOW CANIM
10mayis2008 - ANESTEZİ
21nisan2008 - CAMBAZ'A BAKIN!!!

   

 

22 Mart 200
VOLUME Dergisi NİSAN Sayıs

3; ÖYLE BİR KRİZ Kİ SORMAYIN GİTSİN

Bu yazı hitap olarak ikinci tekil şahısa yazılmıştır. Bunu saygısızlık olarak algılamamanızı dilerim. Buradaki amaç hitap etmeye çalıştığım “geleceğin insanı”nın bireyselliği ile temasa geçmeye çalışmamdır. Bunları bir sosyal sınıfa, gruba, kitleye değil bizzat düşünebildiğine, fikir üretebildiğine yani kısaca varolduğuna inandığım sürüdışı bir insana anlatmaya çalışıyorum. Teorik olarak o bir insan şu anda bu satırları okuyan her kimse O'dur. Pratikte ise yazıyı arkadaşlarınıza yüksek sesle okuyabilirsiniz elbette. Ama o gelenek öldü gitti değil mi? Tüh... çok eğlenceli bir şeydir oysa. Televizyon seyretmek yerine performansı bizzat üstlenmek... Sevgilinize de mi kitap okumuyorsunuz? Hayret...

ANI
Şu gariban satırlar var ya? İşte bunları 22 Mart ism-i kabullü bir Pazar gecesi yazıyorum. Önümüzdeki ay çıkması planlanan ve ihtimaldir ki elinde tuttuğun bu dergi için (ya da baktığın ekran, kimbilir?). Bir sonraki Pazarsa yerel seçim heyecanı var. Yani okur olarak sen şu an benden çok daha bilgili durumdasın. Nasıl keyifler? Kim kazandı? Cevap verdin mi? Duyamadım...

Teknik olarak bu yazı “geleceğin insanı” için yazılıyor. Benim için “dilsiz” olan geleceğin “bir” insanı için. Senin için. Şu anda bir şarkıyla da uğraşıyor olabilirdim. O zaman da “sağır” mı olacaktın acaba? Ama görüyorsun ya, her ne yapıyorsam hep senin için yapıyorum. Bak bu yalan değil. “Ormanda ağaç devrilse...” paradoksudur bu. Alıştık artık.

4 senelik Amerika maceramdan aklımda kalan çarpıcı, kafa açıcı anılarımdan biri şöyle; Yeni tanıştığım komşularımdan biri Japon kökenli Amerikalı bir çocuktu. Yanlış hatırlamıyorsam Boston Üniversite'sinde ekonomi ya da ona benzer bir bölümde okuyordu. Beni ilk ziyaret ettiğinde kütüphanemi görmüş, şaşkınlığını gizleyememiş ve şunu söylemişti; “Ben seni müzisyen sanıyordum?”. Oradaki kütüphanem de taş çatlasın 50-60 kitaptan oluşuyordu. Öyle ahım şahım bir şey değil yani. Ama arkadaşımın bu şaşkınlığını ilerleyen zamanlarda daha iyi anlayacaktım. Gerçekten de bir “müzisyen”in kitap okumakla ne işi olurdu ki? Başka bir dünyadan geldiğimin çarpıcı bir örneğiydi bu. Hem başka bir dünya, hem de başka bir kültür katmanı.

OKU
(Şimdi kullanacağım çerçeve (hadi paradigma oluversin) 2005 yılında Thomas Friedman'ın Massachussetts Institute of Technology'de (özellikle MIT demiyorum, anlaşılmıştır) kendi kitabı “World is Flat” (Dünya Düzdür) üzerine verdiği bir konferanstan aklıma yatmış bazı fikirlerinden oluşmuştur. Aklıma yatmış olmasında elbetteki şu an içinde bulunduğumuz küresel kriz de etkilidir. Seyrederseniz anlattıklarını işime geldiği gibi anladığımı göreceksiniz (anlamadığımı mı?). İşte kaynak; “http://mitworld.mit.edu/video/266”. Sonra intihal falan sanılmasın. Bilindiği üzere elimden geldiğince özgün fikirlerim olduğunu sandıklarımı yazmaya çalışıyorum, gerek yazılarda gerekse şarkılarda. “İyi, güzel” kabul edilsin diye araklamayı desteklemiyorum. Zira bu kavramlardan yana ciddi şüphelerim olduğu bilinir.)

Erken gençlik dönemim kaderin bir sivilcesi olarak 80 darbesiyle Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkıldığı aralığa denk gelmiş. Yani hayata şaşkın şaşkın baktığım o yıllarda (hemen herkes gibi) dünyayı ancak devletler yönetebilir diye görüyordum. Kişisel olarak da gelecek planlarım elbette ki buna göre şekilleniyordu. Benim jenerasyonumun çok büyük çoğunluğu üniversite eğitimi almanın, kitap okumanın, iyi kötü ucundan birazcık “entel” olmanın mecburiyetini hissederdi. Bu kafası karışık jenerasyonun gerek Rock gerekse Caz'la ilgili kesiminde (nam-ı diğer Batı etkisi altındaki) herkes “mecburen” entellektüeldi. Hiç içinden gelmese bile öyle görünürlerdi. Duvarın yıkılmasından sonra küreselleşmenin sadece devletlerin tekelinde olmak zorunda olmadığı anlaşılmaya başladı. Şimdi şimdi anlıyorum rahmetli Özal'ın o yıllardaki perspektifini. Böylelikle de mega şirketlerin ne demek olduğuna dair fikirler gelişmeye, gelecek planları onların dünya görüşlerine uyumlu kılınmaya başladı. Bu noktada elbetteki bizim gibi gençler için “entel” olmanın anlamı kalmadı elbette. “Sosyal” olmak çok daha önemli hale geldi. En temel insani özellikler olduğu iddia edilen temalar ön plana çıkmaya başladı; para, seks, eğlence, dedikodu, vs.vs. Ve tabii ki futbol ve sinema. Kendi jenerasyonumdan çoğu müzisyen bu yeni dünya görüşüne hemen adapte oldular. Sanatçı olmak “okumuş çocuklar” anlamından uzaklaşıp tuttuğunuz takım, seyrettiğiniz film sayısı haline dönüştü. Şurası kesin ki dünyada böyle köklü bir “gelecek planlaması” değişimi yaşanmasıydı şu anda o, şu, bu futbolla uğraşmaz “entellektüel” kitaplar yazıyor olurlardı. Hatta bir diğeri de büyük ihtimalle film çekmek yerine bir yayınevi kurmuş şiir, felsefe kitabı basıyor olurdu. Üstelik hepsi de üniversite mezunudurlar doğal olarak.
GEÇ
İğneyi kendime batırayım; denebilir ki ben o zamanın yeni dünya düzenine uyum sağlayamamışım, hala yazı, çiziyle uğraşıyorum, futboldan anlamıyorum. Valla neredeyse uyum sağlayacaktım. Doğrusu bu. Eğer 1995'te Amerika'ya gidip küreselleşme karşıtı akımların etkisinde kalmasaydım. 1999'da geri döndüğümde de bu kelimenin daha gündeme gelmemiş olmasını hayretle karşılamıştım. Bir zaman sonra “küreselleşme” artık genelin bildiği bir kavram haline dönüştü ve 2003'te de Barışa Rock ile gençliğin de dünyasında bir şekilde yerini buldu (mu acaba?). Ama çok geç. Zira bu konserden 2 sene önce olan olmuş, konu çoktan şekil değiştirmişti.

2001'deki İkiz Kuleler saldırısı ise küreselleşmenin illa da şirketlerin tekelinde olmak zorunda olmadığına dair çarpıcı bir uyarı teşkil etti. Öyle ya da böyle bireylerin gücü olduğunu gördük. Varmış meğer. İnternet çağında yaşadığımızı anladık. Bu olaydaki mesaj sekiz sene sonra küresel mali kriz ile kendini ispatlamış gibi görünüyor. Demek ki mega şirketler geleceğe dair pek de bir şey bilmiyorlarmış. Oysa o koca koca, havalı mı havalı CEO'lar, beyaz yakalılar, ticaret ve aritmetik uzmanları “Yeni Dünya Düzeni”nin şirketler tarafından kurulduğuna çoğu müzisyeni nasıl da ikna etmişlerdi? Buna inanan ve “Türkiye'den de dünya starı çıksın” hayaliyle yanıp tutuşan “Tarkaaaan, Tarkaaan!!!” diye ayılıp bayılanlar vardı. Bak şimdi, neredeyse Sony batacak. Bir önceki dünya görüşüne inananlar için ise olabilecek en iyi şey devlet sanatçılığıydı. O kadar. Oysa devlet yapsa yapsa anca Mevlana'yı dünya starı yapar.

Gelecek planlarımızda artık her zamankinden daha yalnızız. Bazıları buna “özgürlük” diyor. Kimisi için “Batı'nın Çöküşü” ya da bir başkasının tanımıyla “Yeni Bir Fırsat”. Bana göreyse artık ne Batı var, ne Doğu. Yatay düzlemde böyle bir mücadele (veya ittifak), kişisel kanaatimce zeka, iyi niyet gibi daha gerçek (ve fakat tespiti, ispatı çok zor) kavramlarla tanımlanabilecek bir dikey düzlemi gözden kaçırmak için kullanılıyor. Hadi buna kontrol cihazı diyelim de içimiz rahat etsin.

SES
Gelecekle ilgili öyle ya da böyle bir fikir sahibi olmaya muhtacız. Dağdaki çoban bile olsak önümüzü görmek zorundayız. Belki de insan olarak en önemli ortak noktalarımızdan biri budur. Kendisini de barınma, beslenme ve uzun vadede üreme olarak üç ayaklı bir sistemde bulur. Diğer taraftan sesle uğraşan sanatçı açısından iki farklı gelecek planlaması olmak zorundadır. Bunlardan ilki ve aşikar olanı içine kendini hapsettiği müzikal zaman dilimidir. Ses dünyasında üç dakikalık bir şarkı yazmak bile “geleceği bilmenin en iyi yolu onu oluşturmaktır” anlayışının ürünüdür (bence bu üremenin bir türevidir, ancak bu bambaşka bir masal konusu). Üç dakikalığına bile olsa “bizim” belirlediğimiz bir “öngörü”dür bu. Form bilgisi -ki müziğin en önemli konularından biridir, bu öngörünün yüzyıllar içinde ispatlanmış formüllerinin öğretisidir. Doğaçlamayla uğraşan tüm müzisyenler için de bu geçerlidir. Zaman dilimini belirlemekte uzmanlaşmaya, ustalaşmaya çalışırlar. Dinleyici açısından ise (kısacık bir zaman dilimi bile olsa) geleceği belirleyen bir “sanatçı”dır o. İşte bu değerli bir şeydir. İnsanın geleceğe dair gücü, kontrolü olduğuna dair bir ispat. Nasıl ki 100 metreyi bir insanın ne kadar zamanda koşabileceğini bilmek bizim insana inancımızı pekiştiriyorsa, şarkıların da en temeldeki işlevlerinden biri bu olsa gerektir; kısa da olsa geleceği görebilenler var yanılsaması.

Diğer zaman tasarımı ise çoğunlukla çaktırmadan yapılan, mecburi, uzun vadeli hayatta kalma stratejisidir. Sosyal sistemlerin müzisyene hayatta kalabilmek amacıyla atlaması için hazırladığı hendek budur. Bu sebeple bir çok besteci “hit” şarkı yazma peşindedir. Uzun vadeli getiriler sebebiyle. Artık “hit”in de değişik bir çok tanımı var elbette. Geleneksel müzikler de başarıları ispatlanmış, çeşitli sosyal amaçlar için halihazırda kullanılan araçlar olduklarından dolayı müzisyen için hayat kurtarıcı işleve sahiptirler. Misyon sahibi müzik stillerini hepimiz biliyoruz; türküler, marşlar, jingle'lar, vs.vs. Sistem diyor ki; “Senin müziğine falan ihtiyacım yok, bana işe yarar bir şey ver!” Bunu sistem söylüyor, insanlar değil.

LİM
Bu yazımda kimilerine göre “haddim olmayan” konulara girmiş olabilirim. “Ağzı olan konuşuyor”, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş”, “Önüne gelen yazıyor artık” gibilerden lakırdılar olabilir (aman olsun, sessizlikten iyidir). Ben de derim ki boşversenize... siz de futbol seyrediyor, dolandırılışınızı müzik zannediyorsunuz. Vakti gelince de içine girmeden gerçek bir bilgi edinemeyeceğim “siyaset” adına önüme üç beş isim yazıp oy istiyorsunuz.

Düşünmeyi ses ve müzik sayesinde öğrenmeye çalışıyorum. Bunun geçerli bir yöntem olmaması için herhangi belirli bir sebep yoktur. Ülkenin kültür yapısında temel araç olarak ses ve müziğin alındığı düşünce geleneği yoksa bunu da çok büyük bir eksiklik olarak görürüm. Neyse ki örnekleri az da olsa böyle bir kaç örneğimiz var. Bir de elbette ki “Suskunlar” var. Tipik bir insan olarak elimdeki kısıtlı verilere, kaynaklara dayanarak, kısıtlı beyin gücümle, kısıtlı yeteneklerimle geleceğimi planlamaya çalışıyorum. Herkes gibi. Bu yazıyı okuyan bizzat senin gibi. Hayatta olmanın anlamını yitirmeden, aç kalmadan, utanç içine düşmeden nasıl devam edebilirim? Yapmaya çalıştığım budur. Bu sebeple de “haddim olmayan” konularda da düşünmek zorundayım. Biliyorum, uzun yıllar böyle konular “devletlerce paylaşılmış dünyanın” önde gelenlerinin tekelindeydi. Son yirmi seneden beriyse “şirketlerce paylaşılmış dünyanın” seçilmiş, işe alınmış “düşünürlerinin” tekelinde bunlar.

Demin bahsettiğim Thomas Friedman da elbette ki bu isimlerden biri. 2005 tarihinde verdiği konferanstan “para ödemeden” faydalandım (Bunu propaganda olarak analiz etmek de mümkündür. Kendisi New York Times'ın önde gelen yazarlarından biridir). Daha doğrusu para ödedim de, o para Türk Telekom'a gitti. Haralarda “kıyakçı” tabir edilen bir meslek grubu vardır. Mevzuya yardımcı olurlar. İnternet hizmeti biraz buna benziyor ve burada “para” dönüyor. Bildiğim kadarıyla para ödediğim Telekom internetin mucidi, geliştiricisi, içerik sağlayıcısı, fikir üreticisi falan değildir. Bunlardan herhangi biri olmak için de uzun vadeli planları olduğunu sanmıyorum. Ama bütün parayı onlara veriyorum. İnsanı alıyor bir düşünce... Ne komik dünya. Yanlış anlaşılmasın; değerli bir hizmet veriyorlar. Değerli ne kelime? Dünyanın bu değişimine en büyük katkıyı interneti biz zavallı ölümlülerin kullanımına izin vererek onlar sağlıyorlar. Farkındadırlar herhalde. Youtube? O artık bir şirkettir... Başka bir analiz gerekir herhalde. Ama bir an önce açılmasından yanayım elbette. Ama garip... Kimsenin umrundaymış gibi değil.

Önümüzdeki hafta yerel seçimler var ve şu anda sallantı halindeki mesnetlerimle anca tahmin yürütebiliyorum. Türkiye'nin en güçlü siyasi oluşumlarından biri olan “Hiçbirinden Hazetmiyorum Partisi” üyesi olarak, görünen köyün de kılavuz istemediğini söyleyebilirim oysa. Bu yazıyı okuyan sen bu konu hakkında artık doğruyu bildiğin için büyük ihtimalle gülümsüyorsun satırlarımı okurken. Bu cahilin çırpınışına şahit olmak nasıl bir duygu?

WWW

İnterneti kendine temel iletişim ortamı kabul etmiş “yeni dünya entellektüelleri” şu an sadece mecburiyetten para ödüyorlar. İnsanların birlikteliği ile “çalışan bir sistemin” oluşması için illa da “para” olması gerekmediği ispatlanalı çok oldu. Barışa Rock'ta bile ispatlanmıştı bu. İnternet bunun ispatlarıyla dolu. Para kavramının oluşumlara dayatılmasının eski dünya görüşlerinin etkisi olduğu belli. Her geçen gün fiziksel olgularla sınırlanıyorlar. Çoğu müzisyen eserlerinin bedava dinlenmesinden rahatsızlık duymuyor artık. Türkiye'de adettir; illa dışarıdan bir örnek vermek gerekir. Radiohead, Nine Inch Nails gibi “dünya starı” bir çok grup da artık albümleri karşılığında “para para” diye tutturmaktan vazgeçti. Ne? Yoksa bu adam Zeitgeist'tan mı bahsediyor? Zeitgeist da ne? Bunlar boş sorular. Dolu sorular şunlar; Hangi dünya? Star da ne?

Sene 2009... Profesyonel medya dünyası her geçen gün Telekom gibi sadece “hizmet sağlayıcı” olma noktasına doğru emin adımlarla gidiyor. Bu da oldukça iyi bir şey. Yorum katmadan olan biteni aktaran kurumlar haline dönüşecekler. Aynen olmaları gerektiği gibi. Zira senelerden beri süregelen gizli ajandalarıyla “fikir” yaratma oyunları geleneksel olarak devletlerin propaganda aracından (ya da devletçilik oynayanların), şirketlerin propaganda aracına evrimleşti. Hem de göz göre göre. Şu anda bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda fikirlerinde zeka pırıltısı olan insan kalmış medyada. Oysa diğer tarafta hemen hergün takip ettiğim onlarca blog yazarı var. Üzgünüm ama dinleyeceğim müziği de müzik televizyonları belirlemiyor. Ne kadar “düşük hayat formu” varsa allayıp, pullayıp pazarlamaya çalışan bir yığın sağır tüccarın doldurduğu ortamlar bunlar. Dinleyeceğimiz müzikler hakkında da inanılmaz miktarda kaynağa sahibiz. Tek zorluk şu; bu bilgi çöplüğünde nasıl kaybolmayacağız? Cevap şu; kaybolan kaybolacak. Kaybolanlar aktrislerden tarih dersi almaya, kırk sene öncesinin şarkılarını “keşfettiğini” zannetmeye devam edecekler. Bu bilgi çöplüğünde hepimiz yalnızız. Bununla başa çıkabilenler ve değerli bilgiyle, saçmalıkları ayırt edebilenler yeni dünyanın gidişatını belirliyor olacak. Burada ilginç olan bu insanların paylaşım konusunda çok bonkör olmalarına rağmen çoğunluğun eski alışkanlıkları sebebiyle bunu değerlendirmekten çok uzak olmaları. Sonuç şu; herşey ortada, sen ne aradığını bilmiyorsan ne aradığını bir çok kişi sana söyler, ama yine de aradığın her neyse gördüğün anda “sen” tanımak zorundasın.

POP
Bir müzik ve ses teknolojisi dergisinde bu sıkıcı konulardan neden bahsediyorum? En başta da belirtmiştim; ses ve müzik işinin merkezinde gelecek öngörüsü yatar. Neye “güzel” dediğiniz bu öngörülerinizin en basit, en kolay ve de en “tehlikesiz” şekliyle ifadesidir. Siz isteseniz de, istemeseniz de tüm yargılarınız, neye “güzel” dediğiniz bütün yazı boyunca bahsettiğim konuları da içine alacak şekilde sayısız değişik etkilerle belirlenir.

Önümüzdeki aylarda bir çok yeni albüm piyasaya çıkacak. Bundan bir kaç sene önce olsaydı çoğu müzik profesyoneli bunları ağırlıklı olarak “kaç satacağına” göre değerlendireceklerdi. Ona göre beğeneceklerdi. Bu “yargı yöntemi” tamamen kaybolmuş olmasa bile müzik piyasasının durumu göz önüne alınınca bunun artık en önemli faktörlerden biri olmadığını söyleyebiliriz. Yani ister istemez yargılarımızda değişiklik olacak. Üzerinden haddinden fazla geçilmiş ve kabak tadı vermiş olması sebebiyle cinsel imgeler de (mesela duş alan yakışıklı veya güzel popo gibi) değerini yitirebilir (bu sadece bir temenni de olabilir). Şartlar sebebiyle politik duruşlar daha net ortaya çıkmaya başlayabilir. Ekonomik kriz sebebiyle “dilenci vokali”nde bir artış yaşanabilir. Ya da millet dilencilerden sıkılmış olduğu için buna ilgi azalabilir.

Neye “güzel” diyeceğinize ve yeni projelerinizde ne yapacağınıza tüm bu faktörler doğrudan etkilidir. Belki rock'a yatırım yapmanın artık anlamı kalmamış olabilir. Ya da Batı'da uzun yıllardan beri hatırı sayılır bir ticaret kapısı olan “Christian Rock”ın Türkiye versiyonu iyi bir yatırım aracı olarak algılanabilir. Bunun için çırpınan taze kan inançlı rock'çılar var artık. Belli bir çevreden ilgi bekliyorlar. Şirketlere duyurulur. Dünya açısından biraz modası geçmiş bir oyun olsa bile dünyayı biraz geriden takip ediyor olmamız hasebiyle ticari açıdan oldukça mümbit paralı, genç, hırslı, ilgili bir gençlik ortamı var orada. Tabii o piyasaya bir kaç sene önceden uyanmış, yatırımını “doğru” kişilerle arkadaşlık geliştirerek yapmış olan “geleneksel değerlere saygılı” sanatçılarımız da yok değil. Bir yandan da futbol takımlarına marş yazmakla meşguller elbette. Hay Allah ne şaşırtıcı... Bu sosyal “sanatlarını” alkışlıyorum.


SON

Soruyorum kendime; bu krizden etkilendim mi? Pek değil. Zaten hep krizdeydim. Geleceğimi görmeye çalışıyorum. Bir sonraki şarkım, projem nasıl olmalı? Bu makaleyi “geleceğin insanına” yazdım. Şarkılarımı da her zaman geleceğin insanlarına yazdığım gibi. O geleceğin insanları yavaş yavaş neden bahsettiğimi anlamaya da başladılar. Söylesene nerede hata yapıyorum? Niye cevap vermiyorsun?


22 Mart 2009, İstanbul

Demirhan Baylan